“Ekmek herkese yetecekti aslında. Tarlaya karga, ambara fare, fırına arsız, memlekete hırsız dadandı.”
Bu söz Küba’nın eski Sanayi Bakanı Che Guevara'ye ait.
Bu söz, belki de dünyanın bütün ekonomik krizlerini, gelir adaletsizliklerini ve siyasi çürümüşlüklerini tek cümlede özetleyen en çarpıcı ifadelerden biridir.
Çünkü mesele çoğu zaman üretim değildir.
Dünya bugün 8 milyardan fazla insanı doyurabilecek tarımsal kapasiteye sahip.
Mesele paylaşımda başlıyor.
Mesele adalette bitiyor azizim.
İnsanlık tarihine baktığımızda açlığın, yoksulluğun ve sefaletin en büyük sebebinin kaynak yetersizliği değil; kaynakların kötü yönetimi, sömürülmesi ve yağmalanması olduğunu görüyoruz.
Afrika'nın yeraltı zenginlikleri saymakla bitmez.
Petrolü, altını, elması, uranyumu vardır.
Ama dünyanın en yoksul insanları yine o topraklarda yaşamaktadır.
Ortadoğu enerji kaynaklarının merkezidir.
Fakat milyonlarca insan işsizlik, savaş ve göçle mücadele etmektedir.
Latin Amerika bereketli topraklara sahiptir.
Ancak yıllarca darbaların, yolsuzlukların ve siyasi çıkar savaşlarının gölgesinde kalmıştır.
Sorun tarlanın verimsizliği değildir.
Sorun, hasadı paylaşanların vicdansızlığıdır.
Bu durum sadece az gelişmiş ülkelere özgü değildir.
Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde bile servet belirli ellerde toplanırken, orta sınıf her geçen gün biraz daha küçülmektedir.
Bir tarafta birkaç kişinin serveti milyarlarca insanın toplam gelirine yaklaşırken, diğer tarafta milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmektedir.
İşte ekonomik hırsızlık tam da burada başlar.
Bu hırsızlık bazen kasadan para çalmak değildir.
Bazen bir ihalenin adrese teslim verilmesidir.
Bazen kamu kaynaklarının belirli çevrelere aktarılmasıdır.
Bazen liyakatin yerine sadakatin geçirilmesidir.
Bazen de vatandaşın alın teriyle ödediği vergilerin şeffaf olmayan şekilde kullanılmasıdır.
Siyasi hırsızlık ise daha tehlikelidir.
Çünkü o sadece parayı değil, umudu da çalar.
Geleceği de çalar.
İnsanların devlete olan güvenini de çalar.
Seçim meydanlarında verilen sözlerin unutulması, kurumların kişilere bağımlı hale getirilmesi, hukukun güçlünün elinde şekillendirilmesi aslında toplumun ortak geleceğinden çalınan yıllardır.
Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin vatandaşların şikâyeti birbirine benziyor.
Vergiler artıyor.
Hayat pahalılaşıyor.
Gelir dağılımı bozuluyor.
Ama buna rağmen birileri daha da zenginleşiyor.
İnsanlar işte bu noktada şu soruyu sormaya başlıyor,
"Bu kadar kaynak nereye gidiyor?"
Sorunun cevabı çoğu zaman Che Guevara'nın sözünde saklıdır.
Tarlaya karga dadanmıştır.
Ambara fare girmiştir.
Fırına arsız,
Ve ne yazık ki memlekete de hırsız dadanmıştır.
Buradaki hırsız yalnızca cebine para sokan değildir.
Yetkisini kötüye kullanan da hırsızdır.
Milletin hakkını kendi çıkarı için kullanan da hırsızdır.
Kamu gücünü şahsi servete dönüştüren de hırsızdır.
Toplumun geleceğini siyasi hesaplara kurban eden de hırsızdır.
Bu yüzden gerçek kalkınma yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülmez.
Gerçek kalkınma; adaletin olduğu, hesap verilebilirliğin bulunduğu, kamu kaynaklarının korunduğu ve yönetenlerin kendilerini milletin sahibi değil emanetçisi gördüğü ülkelerde gerçekleşir.
Çünkü ekmek gerçekten herkese yeter.
Yeter ki sofraya oturmadan önce onu eksilten eller olmasın.
Yeter ki memleketin alın teri birkaç kişinin kasasına akmasın.
Yeter ki devletin hazinesi milletin emaneti olarak görülsün.
O zaman ne tarladaki bereket azalır ne de sofradaki ekmek eksilir.
Asıl mesele üretmek değil.
Asıl mesele hakkaniyetle paylaşabilmektir azizim.