Bir ülkede adalet çökerse önce ekonomi değil, önce vicdan çöker.
Çünkü insanlar ekmeksiz yaşayabilir ama adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir yerde geleceğe güvenle bakamaz.
Yani yaşayamaz.
Peki adaleti dağıtan hâkim ve savcılar bugün nasıl ve hangi şartlarda görev yapıyor?
Toplumun büyük bölümü verdikleri kararları tartışıyor belki ama o kararların hangi şartlarda verildiğini pek kimse konuşmuyor.
Bugün Türkiye'de bir hâkimin ya da savcının masasındaki dosya sayısı akıl almayacak boyutlara ulaşabiliyor.
Yılda binlerce dosya
Sabah başlayan mesai, gece yarılarına kadar süren karar yazımlarıyla devam ediyor.
Binlerce dosya, yüzlerce duruşma, onlarca ifade...
Buna rağmen toplumun beklentisi tek bir cümledir
"Hatasız karar ver."
Bir cerrahın günde elli ameliyat yapması nasıl mümkün değilse, bir hâkimin de binlerce dosyada kusursuz karar vermesi insanüstü bir beklentidir.
Ancak yük sadece dosya değildir.
Her verdiği kararın ardından sosyal medyada linç edilme ihtimali, televizyon ekranlarında hedef gösterilme riski, siyasi tartışmaların tam ortasına çekilmesi, ailesinin bile tedirgin yaşamasına neden olan tehditler.
Bir hâkim veya savcı yalnızca hukukla değil; baskıyla, algıyla, dedikoduyla ve zaman zaman organize suç örgütlerinin tehdidiyle de mücadele ediyor.
Üstelik bunu yaparken konuşamaz.
Kendini savunamaz.
Çıkıp televizyona "Ben neden böyle karar verdim?" diyemez.
Köşe yazısı yazamaz.
Basın toplantısı düzenleyemez.
Sadece susar...
Ve dosyasıyla konuşur.
İşte bu yüzden yargı mensupları, devlet adına en ağır sorumluluğu taşıyan ama en az konuşabilen kamu görevlileridir.
Bugün herkes adalet istiyor.
Fakat adaleti dağıtan insanların da adil çalışma şartlarına sahip olması gerektiğini çoğu zaman unutuyoruz.
Adalet sarayları ne kadar görkemli olursa olsun, o salonlarda görev yapan hâkim ve savcılar tükenmişse, adaletin yükü yalnızca binalarla taşınamaz.
Elbette yanlış karar veren olabilir.
Hukukta hata da olur, eksiklik de olur.
Bunun yolu kanun yollarıdır; istinaf vardır, temyiz vardır.
Ancak birkaç tartışmalı karar üzerinden bütün bir yargı teşkilatını zan altında bırakmak, binlerce namuslu hâkim ve savcıya yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Unutulmamalıdır ki bu ülkede milyonlarca dosya sessizce, tarafsızca ve büyük bir fedakârlıkla sonuçlandırılıyor.
Manşetlere yalnızca tartışmalı dosyalar çıkıyor; doğru verilen binlerce karar ise haber değeri taşımadığı için kimsenin gündemine gelmiyor.
Ancak onları sürekli itibarsızlaştırmak, hedef göstermek ve toplum nezdinde güvenilmez hâle getirmek, aslında adalet sisteminin temel direklerini zayıflatmaktır.
Çünkü adaleti zayıflayan bir devletin ayakta kalması mümkün değildir.
Bugün belki hâkim ve savcıların değil, onların omuzlarına yüklediğimiz ağır sorumluluğun konuşulması gerekiyor.
Çünkü güçlü devlet; güçlü silahla değil, güçlü mahkemeyle ayakta kalır.
Ve güçlü mahkeme de ancak korkmadan karar verebilen, vicdanıyla baş başa kalabilen, baskı altında ezilmeyen hâkim ve savcılarla mümkündür.
Adaleti ayakta tutanlar yalnız bırakılmamalıdır.
Çünkü adalet çökerse, altında sadece hâkimler ve savcılar değil; hepimiz kalırız.