Söz, zihinden geçip ağızdan döküldüğünde, artık silinemez bir iz bırakmıştır arkasında. Üstelik elekten geçirilmemişse büyük harflerle kazınmıştır yüreklere...

Bir cümle kurarız ve yalnızca bir düşünceyi söylediğimizi sanırız. Oysa her söz, bir çok bakış biçimi taşır.
Nasıl gördüğümüzü,
neye inandığımızı,
neyi önemsediğimizi seçtiğimiz kelimelerimiz anlatır çünkü.

Bu yüzden birini anlamak için ne söylediğine bakmak yetmez. Söylediği sözün nasıl bir ruh taşıdığına da bakmak gerekir.

Çünkü söz ağızdan çıktığında yolculuğa başlar. Söyleyenin zihninden ayrılır, dinleyenin zihnine konar. Orada bambaşka bir anlam kazanır.

Aynı kelime, iki ayrı gönülde, iki ayrı duyguya dönüşebilir. Fikir ayrılığı tam da orada başlar.
İki kişi aynı manzaraya bakar; biri dağın zirvesini görür, diğeri denizin kıyısını. Biri başka bir ihtimali düşünür, diğeri başka bir hakikate ulaşır.

Aynı mesele üzerinde farklı kanaatlere sahip olmak, düşüncenin tabiatına aykırı değildir elbette. Asıl mesele, kendi gördüğümüz manzarayı ufuk sanmaya başladığımız yerdedir.

İnsan, empati kurmaktan kaçıp, bir tek kendi fikrine yaklaştığında sınırlarını göremez. Bir süre sonra düşüncesiyle arasında mesafe kalmaz. Kanaati, kimliğinin bir parçasına dönüşür. Artık fikrine yöneltilen her itirazı, kendisine uzatılmış bir el değil, kendisine yönelmiş bir saldırı gibi algılamaya başlar.

İşte o zaman fikir, fikri olmaktan çıkar; bir savunma mevzisine dönüşür.

Önce "Bu düşünce yanlış" deriz.
Sonra "Bunu düşünen de yanlış" demeye başlarız.
Bir cümleyle başlayan ayrılık, insanla düşünce arasındaki sınırın silinmesiyle şahsi bir çatışmaya dönüşüverir günün sonunda.

Hasılı, bir fikri eleştirmek başka, o fikrin sahibini küçümsemek başkadır.

Bir düşünce yanlış bulunabilir.
Bir kanaat tartışılabilir. Bir görüş delilleriyle sınanabilir. Fakat bunların hiçbiri karşımızdaki kişinin insanlık değerini tartışmaya açmaz.

Fikirle insan arasındaki o ince çizgi kaybolduğunda, tartışmanın dili de değişir. Artık amaç anlamak değildir. Karşımızdakinin sözündeki hakikati aramak yerine, onun sözünü susturmanın yollarını ararız.
Böylece düşünce, bir arayış olmaktan çıkar; bir mevzi savaşına dönüşür.
Herkes kendi siperine çekilir. Kimse karşı tarafın ne söylediğini anlamaya çalışmaz. Herkes kendi cümlesini daha yüksek sesle söylemenin peşine düşer.

Bir düşüncenin çok kişi tarafından söylenmesi onu kendiliğinden doğru kılmaz. Bir fikrin az kişi tarafından savunulması da onu kendiliğinden yanlış yapmaz.

Hakikat, kalabalıkların alkışına göre şekil değiştiren bir şey değildir.
Belki de asıl mesele, insanın kendi fikrine duyduğu güvenle kendi bilgisinin sınırlarını bilmesi arasındaki dengeyi kurabilmesidir.

"Ben böyle düşünüyorum" bu cümlede bir kanaat vardır. Fakat ardından "Yanılıyor olabilirim" diyebilmek, o kanaate bir pencere açar. Çünkü insan yanılabileceğini kabul ettiği ölçüde öğrenmeye devam eder.

Kendi düşüncesini sorgulayamayan zihin, zamanla kendi sesinin dışında başka bir ses duyamaz. Söylediğini kendi duyar, duyduğunu yeniden söyler ve bir süre sonra başka hiçbir sese ihtiyaç duymadığını zanneder.

Oysa düşünce, itirazla genişler soru ile derinleşir. Karşı görüşle sınanır.

Bazen insanın hakikate yaklaşmasını sağlayan şey, kendisiyle aynı fikirde olan birinin sözü değil, kendisine itiraz eden birinin cümlesidir.
Bu yüzden farklı düşünen herkesi susturulması gereken bir ses olarak görmek, düşüncenin kendi damarlarını kesmesidir.

Allah'u âlem sözü de bunu hatırlatır; insan bilir, fakat bildiğinin sınırını da bilmelidir. Araştırır, mukayese eder, delil arar, kanaat oluşturur. Fakat bütün bunların sonunda kendi bilgisini hakikatin tamamı yerine koymaz.
Çünkü insanın bilgisi bir avuç su gibidir; hakikat ise içine bakmakla bitmeyen bir deniz.

Belki de fikri olgunluk dediğimiz şey burada başlar. İnandığı düşünceyi savunabilmekte, düşüncenin sahibi olmadığını bilmekte.
Hakikati kendi mülkü gibi görmemekte.
Ben hakikate sahibim, demek yerine, ben hakikati arıyorum diyebilmekte.

Aynı dünyada yaşamak için aynı düşünmek zorunda değiliz.
Aynı gökyüzünün altında, farklı pencerelerden bakarak da yaşayabiliriz.
Asıl tehlike, farklı düşünceyi ortadan kaldırmaya başladığımızda ortaya çıkar. Bir fikri susturmak, onu çürütmek değildir.
Bir insanın sesini kısmak hakikati ortaya çıkarmaz.
Hatta kimi zaman susturulan düşünce, cevaplanmamış bir soru olarak zihnin içinde daha uzun yaşar.
Bu yüzden düşüncenin biraz da tahammüle ihtiyacı vardır.
Soruya ihtiyacı vardır.
İtiraza ihtiyacı vardır.
Karşısında duran başka bir zihne ihtiyacı vardır.

Fikir ayrılığını düşmanlıktan kurtaracak en sade ölçü, karşındaki insanın fikrine itiraz edebilirsin, ama insanlığını tartışma konusu yapamazsın.

Fikirler değişebilir.
Bilgi genişleyebilir.
Dün doğru bildiğimiz bir şey bugün yanlış olabilir.
İnsan öğrenir, değişir, olgunlaşır. Bir sözün gönülde bıraktığı iz, söylendiği kadar kolay silinmeyebilir. Bu yüzden sözün de bir mesuliyeti vardır.

Söz, düşüncenin sesi olduğu kadar karakterin aynasıdır.

Saygı ve Muhabbetle