Mısır'ın kuzeyinde, Nil'in bereketli nefesiyle yeşeren topraklarda bir yer Basyun... Kumların hüküm sürdüğü çöllerden ziyade, ekinlerin baş verdiği, köy hayatının kadim ritmini sürdürdüğü Garbiye iline bağlı bir belde...

Bizim uşak Muhammed SALAH'ın kökleri de Basyun'a bağlı Nagrig köyünde tutunmuş toprağa. Futbol severlerin, stadyumlarda adını haykırdığı o büyük futbolcunun hikâyesi de o mütevazı köyde başlamış...

Basyun'un tozlu sokaklarında tek bir ses yankılanırdı; aşınmış bir kauçuk topun, çatlamış tuğla duvarlara vuruşu.

O ses, küçük bir çocuğun kalbindeki ritimdi...

Adı Muhammed'di;

Fakat hiç kimse, o ismin birgün bültenlerde, kıtalararası çığlıklarda bir nakarata dönüşeceğini bilmiyordu. ​On dört yaşında bir çocuk düşünün; her sabah okuldan çıkıp üç farklı dolmuşa aktarma yapan, tozlu camların ardından dünyayı izleyen ve antrenman sahasına varabilmek için her gün gidiş-dönüş dokuz saatini yollarda harcayan...

Yorgunluk, bacaklarında bir zincir ağırlığındaydı; Gözlerindeki o hırslı kıvılcım, gecenin karanlığını delip geçecek kadar parlaktı. O, otobüs koltuklarında uyunan birkaç dakikalık uykular, gelecekteki zaferlerin sessiz provalarıydı...

​Sonra, zaman aktı. İsviçre'nin soğuk ve disiplinli rüzgarları,

Nil Nehri'nin sıcak bağrından çıkan SALAH'ı titretti, sınadı...

Çelimsizdi...

Çabuktu, lâkin tamamlanmamış bir tablo gibiydi. Chelsea'nin görkemli bir o kadar da acımasız kulübesinde beklerken, çoğu oyuncunun hayalleri yarım kalırdı çünkü.

SALAH, pes etmek yerine gölgelerin içinde bilenmeyi seçti...

İtalya sahalarında Firenze'nin sanat kokan sokaklarından Roma'nın tarihi çimlerine uzanan o yolda bir fırtına gibi demlendi. Adımları hızlandı, dokunuşları bir ressamın fırça darbeleri kadar keskinleşti...

​Ve nihayet, Mersey Nehri'nin kıyısı.

Anfield Road, asırlardır süregelen şarkılarını söylerken, SALAH kırmızı formayı gururla giydi.

O artık bir futbolcu değildi;sahadaki her adımıyla bir masalı gerçeğe dönüştüren bir çöl kasırgasıydı...

Defans oyuncularının arasından sıyrılırken rüzgarı arkasına alıyor, topu ağlarla buluşturduğunda ise binlerce insan aynı nakaratı haykırıyordu;

Mo Salah!

Mo Salah!

​Tribünler çığlık çığlığa.

Yeşil sahanın ortasında alnını secdeye koyarak, inanmanın ve başarmanın en zarif resmini çiziyordu nihayet...

O, bir ülkenin ümidi, milyonlarca insanın imkansız kelimesini taca atan isimdi. Ki, destanın son perdesi de henüz aralanmamıştı.

İngiltere sahalarında zirveye kazıdığı adını yepyeni bir tutkuyla buluşturmak isteyen Mısır'lı yıldız, yönünü Karadeniz'in fırtınalı kıyılarına çevirdi...

Bordo-Mavi renklere gönül veren binlerce taraftarın coşkulu tezahüratları ve Papara Park'ı inleten sloganlar eşliğinde Trabzonspor'a imza attığında, yeni bir efsane doğuyordu. Karadeniz'in dalgalı sularıyla Nil'in sarsılmaz iradesi aynı safta buluşmuştu;

SALAH attığı her golde tribünler tek bir sesle inliyordu.

"Allah Allah

Allah Allah

Muhammed SALAH"

​Basyun'un sokaklarında top koşturan o küçük çocuk, azmin, sabrın ve inancın birleştiği yerden çıkagelmişti.

Hasılı, hikayeler yalnız yetenekle yazılmazdı. Hikayeleri yazan şey, yol ne kadar uzun ve zorlu olursa olsun, koşmaktan asla vazgeçmeyenlerin o sarsılmaz iradesiyle yazılırdı...

Nil'de başlayan ömrüne alın teriyle bir dünya yürek sığdırmıştı Muhammed SALAH.

Doğduğu köyün ismini emeğiyle yüceltmişti. Kökü Nagrig'de, adı dünyanın dilindeydi SALAH'ın...

Meğer insan, doğduğu yerin kaderini de değiştirirmiş.

Meğer insan adanmışlıkla, bir uçtan bir uca, gönüllerde, o yuvarlak meşin aracılığıyla taht kurabilirmiş...

Şampiyonluk tacını takman dileğiyle.

Saygı ve Muhabbetle