Yıllardır düşünür dururum, dünyada bütün gelişmiş ülkelerde “Balıkçılıktan Sorumlu Bakanlık” varken veya “Denizcilik Bakanlığı” varken, hatta sadece kendimize ait bir iç denizimiz, deniz büyüklüğünde göllerimiz varken, lebiderya üç bir tarafı denizlerle çevrili bizim ülkemizde niye yok?

İsviçre ya İsviçre, onda bile Denizcilik Bakanlığı var sen sadece seyretmekle meşgulsün.

Barbaros Hayrettin Paşa bile “Denizlere hâkim olan cihana hâkim olur” buyurmuş, bizim Osmanlı hayranları seyreyliyor…

17 Bakanlığımız var, içine bir Denizlerden sorumlu bakanlık konduramıyoruz. Nasıl oluyor yani, nasıl oluyor? Üç bir yanı denizlerle çevrili neredeyse kıta hüviyetine sahip bir kara parçasında yaşayan biz Türkler, denizciliği geliştiremiyoruz?

Neden elimizdeki doğal değerlerden belki de en önemlisi olan denizlerimizi hakkıyla kullanmak amacı ile kurumlaşamıyoruz? Boru moru geç kardeşim, denizlerimize bak, denizlerimize. Bizde denizde bir ekstra şey olsa, kaza falan yerel idareler, liman başkanlıkları, itfaiye ekipleri, sahil güvenlik gibi ne kadar kurum, kuruluş ve askeri birlik varsa müdahale ederler. Git bak bizde deniz ile ilgili düzenleme ve kısıtlamalara resmen 9 ayrı bakanlığın ayrı ayrı sözü geçer. Karmakarışık bir düzen deniz işleri…

Ünlü bir Çekoslovak sözü vardır, söz değil aslında fıkrası. Çekoslovakya’nın Çekoslovakya olduğu dönemlerde geçer bu fıkra. Sovyetler Birliği tarafından ezildiği döneme ait. Rus sorar: “Ülkenizde deniz yok ama Denizcilik Bakanlığı var!”

Çek’in cevabı nettir: “Sizde de Adalet Bakanlığı var”

Denizcilikle ilgili düzenlemelerin ve kısıtlamaların tek bir çatı altında olmadığı, çok sayıda farklı kurumun veya bakanlığın ayrı ayrı söz sahibi olduğu ve bu durumun yetki kargaşasına yol açtığı da çok belirgin. Yine de Denizcilik Bakanlığı kurulmuyor! Geçmişte var olan Denizcilik Müsteşarlığını kaldırıp, denizcilik faaliyetlerinin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesinde bir genel müdürlüğe (Denizcilik Genel Müdürlüğü) devreden ve bunu yıllardır seyreden bir Türk milletiyiz…

Bunun için söylenmiştir diye umuyorum;

Su akar, Türk bakar…

DENİZ DOLGUSU BALIKÇILIĞI ETKİLİYOR MU?

“Etkiler” diyor Faroz’daki Balıkçı Kooperatifi Başkanı Ahmet Mutlu.

“Gülcemal diye bir proje var. Yapılan hiçbir projeye karşı değiliz. Bu dolguyu direkt denize döktüğün zaman bu bölgede 50 yıl hiçbir ürün bekleme. Buradan yetkililere sesleniyorum. 15-20 kulaçta oltayı indiriyoruz. Çamura geçiyor yukarı gelmiyor. Bizim bölge haricinde (Faroz) her yerde balık var bizde yok. Balık gelip çamurda mı yavrulayacak ya da yemlenecek. Yetkililer de bizim kadar biliyor. Su Bilimleri Fakültemiz, üniversitelerimiz, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğümüz var. En büyük hasarı biz görüyoruz. Daha duyarlı olunursa geleceğimizi iyice köreltmeyelim.” demiş Ahmet kardeşim, haklı olarak…

Doğrudur, haklıdır ama sadece deniz dolgularımı balıkçılığı bitiriyor?

Bence bu konuda balıkçılarında suçu var.

Mesela Yunanistan’da balık bol mu? Hem de bol bol. Nasıl oluyor, sende ekonomik ömrü 2-3 balıkla bir mevsim idare ediyorsun da Yunanistan bol bol balık tutuyor ve Yunan halkı bol bol balık yiyor, nasıl oluyor arkadaş?

Çünkü Yunanistan dâhil bütün gelişmiş ülkeler aptal, biz ileri zekâlıyız! Gülmeyin, aynen durum böyle. Mesela Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık asla avlayamazsın, kanunen yasak. Bu arada niye 40 metre? Çünkü 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor, deniz bitkileri deniz çayırları 40 metreye kadar fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında hem besleniyor hem ürüyor. Sendeki sınır ne? 24 metre! Bizim balıkçılar bırak 25 metreyi 30-35 metre dâhil şakır şakır tutuyorlar. Ne bir engel var, ne de doğru dürüst bir önleyici mekanizma…

Bu arada sadece Yunanistan mı? Elbette hayır. Git aynı denizi paylaştığın Bulgaristan’a Romanya’ya Avrupa Birliği üyesi oldukları için kafalarına göre avlanma yapamıyorlar. Kaç metre derinlikte balık avlayacaklarını, yılda kaç ton balık avlayacaklarını, balık stokları, balıkçı filolarının yönetimini ve denetimini, Avrupa Birliği Yönetmeliği belirliyor.

Sen bir Rusya’ya yanaşıyorsun, bir Şangay Beşlisi alsın beni diyorsun, Pakistan ve Suudilerle Mekke Anlaşması yapıyorsun, dön baba dön. Son açıklama da “bize Avrupa Birliği şart değil, çıkabiliriz görüşmelerden…” yani bir gram ilerleme yapamamışsın.

Bu kafa ile de yapamazsın zaten.

Son söz olarak şunu diyebilir ki, devlet devletliğini yapacak, balıkçı da yönetmeliklere uyacak.

SUAT (KURTULDU) ABİYİ UĞURLADIK…

Geçen hafta hem Çarşamba hem de Cuma kendisini bu köşeden anmıştım. Son başlığım “Suat, Taşkın, Ergin…” idi, Suat abiyi kaybettik…

40’lı yılların efsane isimlerinden biri idi Suat abi, tambur sanatçısı ve koro şefimizdi. 80’li yıllara gelirken şef Temel Şükrü Doğru rahatsızlanmıştı. O arada 12 Eylül ihtilali patlak verince herkes kendi kovuğuna çekilmişti. 82-83 yıllarında rahmetli Temel abi eski Türk Sanat Müziği koro arkadaşlarını tekrar topladı. Kendisinin sağlığı elvermediği için Suat Kurtuldu’yu şef olarak koronun başına tavsiye etti, her bir üyede ona saygı gösterdi. Bende hasbelkader o gurubun bir üyesi idim. Yıllarca o muhteşem koro ile sanat müziği icra ettik. Yer olarak İl Kültür Müdürlüğü Halk Eğitim Salonunu kullandık. Kenan Yomralıoğlu’nun TRT Genel Müdür Yardımcılığı ve Zihni Derçin’in Müzik Dairesi Başkanlığı dönemlerinde Ankara’ya gidip TRT ekranlarında konserler verdik. Şimdi Trabzon’da defalarca Türk Sanat Müziği konserleri icra eden o korodan geriye üç muhteşem insan kalmıştı. Biri Suat abi, diğerleri Ergin Ören ve Taşkın Özer’di. Her üçü de bugünlerde epeyce rahatsız. Suat abiyi dün uğurladık. Mekânı cennet olsun…

Ağır sağlık sorunları ile uğraşan Ergin abiye ve Taşkın hocaya sağlıklar diliyorum.

Avâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal,

Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…

ASIM AYKAN’IN HAKKINI YEMEYELİM…

Geçen hafta “Eyüp Aşık’ı Dinliyorum Gözlerim Kapalı” başlıklı bir yazı yazmış, Eyüp Beyin Bakanlığı döneminde bakanlığa bağlı Tekel binalarını yerel yönetimlere devrettiğini, Akçaabat ve Arsin gibi belediyelere de bu şansı verdiğini ama Trabzon Belediyesi sınırları içindeki (Atapark’daki) Tekel binasını işadamlarına tam verirken Trabzon STK’larını topladığımızı tepki koyduğumuzu ve hatta imza kampanyası ile 52 bin 50 imza toplayarak kendisine ilettiğimizi falan yazmıştım. Atapark’ta tepki koyan ve hazırlanan ve altına imza koyduğu 100 STK sözcüsü, o dönem bendim. Bildiriyi tüm bileşenlerle birlikte ben ukudum Atapark da. Bu tepkilerden sonra Eyüp Aşık geri adım attı demiştim.

Daha sonra bir hususu atladım diye düşündüm ve bugün konuyu noktalıyorum.

Evet, o 52 bin 50 imza sonrası Eyüp Bey Atapark’taki Tekel binasını işadamlarına (TTSO’ya) vermedi ama Asım Aykan yönetimindeki Trabzon Belediyesine de vermedi! Konu sadece ötelendi ve o ara hükümet düştü, hadi seçime dedi Bahçeli. 2002 seçimleri zuhur edince Bahçeli dâhil iktidarda kim varsa meclis dışında kaldı. Meclise iki parti girebildi, AKP ve CHP. Benim tertip Asım Efendi de o furyayı değerlendirip Belediye Başkanlığından istifa edip AKP kadrolarından milletvekili olan biri idi.

İşte devamında bu Tekel konusunun fikri takibini Asım Bey yaptı ve yeni Tekelden (Özelleştirmelerden) Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’den Atapark’daki binayı Trabzon Belediyesine bedeli mukabilinde sattırdı. O zaman sanırım devlete ödenecek fiyat 3 milyar 200 milyondu. 1 milyar 200 milyonunu Niyazi Bey Belediye Başkanlığı döneminde ödenmişti, biz 2004 de göreve geldiğimizde ikinci taksiti 1 milyarı ödedik, 2005’de de diğer 1 milyarı ödeyip Tekel Binasını Trabzon Belediyesi bünyesine katmıştık.

Yani benim bugün düzeltmem; konuyu Eyüp Bey değil Asım Bey çözdü. En sonda biz iki taksit ödeyerek tapumuzu aldık.

Gerçi, orayı Varlıbaş’a ihale edip temel atılırken bizim başkan Volkan Efendi’ye konuyu anlatmış, Eyüp Beyin bu Tekel Binası ile hiç alakası yoktur, boşuna çağırma törene demiştik ama bizim “işbilir” Volkan Efendi temel atma törenine Eyüp Beyi “şeref konuğu” olarak davet etmişti. ANAP dayanışması…

Bugün konuyu özetleyelim istedim, doğrusu bu…

SAKIZ ÇİĞNEMEK NEYE YARAR?

Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Efendi biliyorsunuz geçen Cuma savcılığa çağrıldı ve gitti ifade verdi. Her meraklı kişi gibi bende canlı seyrettim TV’lerden.

Ağzında bir şey var, çiğniyor çekirge gibi giderken. “Jelibondur o jelibon” dedim, sakız diyenlere. Yanılmışım, meğer hakikaten sakızmış. “Yüce Türk Adaleti” ne saygı böyle demek ki diyordum kendi kendime ama onu da oğlu çıktı “Bilindiği üzere kendisi şeker hastasıdır. Rahatsızlığı nedeniyle yaşadığı ağız kuruluğunu gidermek amacıyla zaman sakız ve çiğneme tableti kullanmaktadır. Görüntülerde yer alan durumun sebebi de tamamen budur.” diyerek güme attı beni…

Bence de şekerdir. Bilirim Melih’i devlet terbiyesi almış Ankara beyefendisi birisidir kendisi. Yıllarca başkente hizmet etmiş bunun gibi duayen bir siyasetçi elbette zor bulunur. Devlet adamı kimliğine yaraşır bir zarafette klas ve şık bir eylem yapmıştır.

Siz ne anlarsınız devlet terbiyesinden, nezaketten, zarafetten!

Ama bu “ben 500 davadan çekirge gibi zıplayarak kurtardım…” demeni pek anlamadım Melih, “zıplayıver çekirge hoplayıver çekirge” türküsü radyoda çalınca aldı beni bir gülmek. O an jelibonum (pardon jetonum) düştü. Helal olsun Melih abi, valla senin mezarına balya balya jelibon taşımazsam ben adam değilim.

Bana ayrıca yüce divan oylamasında Egemen Bağış abinin zarf atışı gibi hatırlatmasını yaptın ya ömrün çok olsun Melih abi, Ankaralının anasını ağlattın ama beni güldürdün.

Adalette seni güldürür elbet bir gün…

KENT KONSEYİNDEN HALA SES YOK!

Bilindiği gibi Kent Konseylerinin temel amacı, yerelde katılımı sağlamak, ortak akılla kenti yönetmek ve hemşericilik bilincini kent halkına yararına geliştirmektir.

Kent sorunlarına çözüm bulabilmek için, kentteki sivil toplum, meslek kuruluşları ve yerel yönetimleri ortak bir amaç etrafında buluşturup “Ortak Akıl” ile kent sorunlarına çözüm bulmak amacı güder. Kent yaşamında vizyon ve hemşerilik bilincini geliştirirken, kentin hak ve hukukunu savunur. Yerelde saydamlık, hesap verebilirlik, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirir. Kadınların, gençlerin, çocukların ve engellilerin toplumsal yaşamda ve karar alma süreçlerinde aktif rol almasını destekler. Çevreye duyarlı, yaşam kalitesini arttıran ve yardımlaşmayı güçlendiren projelere katkı sunar.

Peki, bizde öyle mi?

Hayır, bizde bir etiket, bir kartvizit arkasına yazılması muhtemel bir makam mevki görünümünde Kent Konseyleri. Kapağı atan hemen sosyal medyasında unvanını değiştiriyor! Araya bir de kentin Valisi, Emniyet Müdürü, Belediye Başkanı ile foto sıkıştırırsan yan yat Osman, kırk dönüm bostan…

Şimdi konumuza dönersek, kentte bir kanayan yara var. Kent içinde 20 senedir Sanat ve Kültür camiasının ortak kullanımında olan, 17 kez Uluslararası Sanat Festivali düzenleyen bir yerleşke Vali inadı, isteklilerin isteksiz gibi görünüp “yan cebime koy” politikası sonucu kenti çıkmaza götürüyor. Kim tepki koyacak? Elbette kente ortak akılla çözüm projeleri sunan Kent Konseyi. Peki, Trabzon Büyükşehir Kent Konseyi’nden ses var mı? Yok!

Niye yok? Çünkü o sanat ve kültür yuvasını isteyen tarafın baş aktörü Kent Konseyi Başkanı!

Evet, yanlış duymuyorsunuz. Trabzon Ortahisar merkezli Sanatevi’ni isteyen Akçaabat/ Söğütlü adresli Trabzon Üniversitesi Rektörlüğü, hali ile o Rektörlük Yardımcı da bizim Trabzon Büyükşehir Kent Konseyi Başkanı!

Bugüne kadar çıkıp tek kelime etmiyor, edemiyor.

O kadar söyledik, devletin kurum ve kuruluşlarında görev yapan birini bağımsız Kent Konseylerine Başkan yapmayın. Onların bağışık sistemi doğrudan mevcut iktidaradır, ağızlarını açamazlar, konuşamazlar, tepki koyamazlar…

Şekil: A da görüldüğü gibi…

DARI UNUNDAN BAKLAVA…

Kim ne derse desin, (hiç tanımam, hiç oturup konuşmadım) bizim eski Bakan Erdoğan Bayraktar müthiş dik adamdır.

Onun TOKİ Başkanlığı döneminde Trabzon için neler yaptığını iyi bilenlerdenim. Bizim dönemde Zağnos Vadisi Projesini o olmazsa gerçekleştiremezdik. Bakanlığa yükselince Tabakhane Dönüşün Projesini ve Çömlekçi Projesini de peşi sıra gerçekleştirmişti.

Onu 17-25 Aralık sürecinde günah keçisi yaptılar. Gerçi o “Ne yaptı isem Başbakan’ın talimatı ile yaptım” demişti ama bedelini ona çok ağır ödettiler. Detaylarına girmiyorum.

3 Eylül tarihi ile bir paylaşımına rastladım X’de. Diyor ki; “Nafile uğraşmaDarı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz’…”

İç politikaya dönük pek çok yorum yapılıyor, hatta harıl harıl tahta hazırlanmakta olan şehzademiz Bilal’e gönderme yaptı diyorlar ama ben düzünden anlıyorum. Evet, darı unundan gerçekten baklava olmaz, glüteni yok, iç tutumu yok denecek kadar zayıf, baklava olmaz. Haklı Bayraktar.

Ayrıca incir ağacından da oklava olmaz. Niye? Çünkü incirin dümdüz dalı yoktur. Ayrıca dalları da güçlü değildir, kırılgandır işlev göremez.

Haklı Erdoğan Bayraktar, sonuna kadar destekliyorum…