Güven, bir insanın sahip olabileceği en kıymetli sermayedir. İnsan, güvenilir olduğu ölçüde saygı görür. Sözüne itibar edilir, arkasından şüpheyle değil güvenle konuşulur. Çünkü güvenilir insan, koşullara göre değişen değil; ilke ve değerleri doğrultusunda sözünün arkasında hareket eden insandır.
Tabii güven, yalnızca bireyler için değil, devletler için de en temel ve en stratejik sermayedir.
Bir devletin ordusu güçlü olabilir, ekonomisi büyük olabilir, kurumları köklü olabilir. Fakat vatandaşının gözünde güvenilirliğini yitirmişse, sahip olduğu tüm güç unsurları anlamını kaybeder.
Çünkü devlet ile millet arasındaki görünmez toplumsal sözleşmenin adı güvendir.
Millet vergi verir, evladını askere gönderir, gerektiğinde canını ortaya koyar. Bunun karşılığında ise devletten adalet, şeffaflık ve tutarlılık bekler.
İşte tam da bu noktada gündemdeki çerçeve yasa tartışmaları Türkiye’nin kırk yılı aşan terörle mücadele sürecini yalnızca bir güvenlik meselesi olmaktan ziyade aynı zamanda derin bir güven meselesine dönüştürdü.
Yıllarca bu millete terörle mücadelenin bir beka meselesi olduğu anlatıldı.
Binlerce asker, polis ve korucu şehit oldu.
On binlerce aile evladını toprağa verdi.
Her cenazede aynı cümle yankılandı:
“Vatan sağ olsun.”
Millet de devlete güvendi.
Çünkü inanıyordu ki verilen mücadele, ülkenin geleceği için, bölünmez bütünlüğü için zorunlu ve kaçınılmazdı.
Ancak yıllar sonra ortaya çıkan her yeni tartışma, her yeni değerlendirme ve her yeni açılım süreci, toplumun zihninde aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor:
Eğer bugün konuşulanlar geçmişte de konuşulabilecek nitelikteydi ise, neden bu kadar yıl bu kadar ağır bedeller ödendi?
İşte bu soru, aslında siyasetin değil, güvenin sorusudur.
Çünkü güvenilir devlet olmak yalnızca doğru kararlar almak değildir.
Aynı zamanda alınan kararların gerekçelerini millete açık ve tutarlı bir şekilde izah edebilmektir.
Dün söylenen ile bugün yapılan arasındaki mesafeyi açıklayabilmektir.
Şehit ailelerinin gözlerinin içine bakarak, verilen mücadelenin anlamını ve meşruiyetini koruyabilmektir.
Aksi halde toplumun zihninde şu duygu derinleşir:
“Acaba bize eksik mi anlatıldı?”
Devletin en büyük gücü tankı, topu ya da silahı değildir.
Devletin en büyük gücü, milletinin ona duyduğu güvendir.
Bu güven zedelendiğinde, insanlar yalnızca kararları değil, kurumların tamamını sorgulamaya başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil..
Daha fazla kutuplaşma da değil..
İhtiyaç duyulan şey; açıklık, tutarlılık ve toplumsal hafızaya saygıdır.
Çünkü güven bir günde inşa edilmez.
Ancak bir günde kaybedilebilir.
Unutulmamalıdır ki, güvenilir insan nasıl sözünün arkasında duruyorsa; güvenilir devlet de milletinin hafızasına, fedakârlıklarına ve beklentilerine sahip çıkmak zorundadır.
Aksi halde cevapsız kalan sorular büyür, derinleşir ve sonunda yalnızca siyaseti değil, toplumun ortak vicdanını da yaralar.
Bugün vicdanlarda yankılanan soru hâlâ aynıdır:
Millet yıllarca devlete güvendi.
Peki devlet, bugün milletin sorduğu sorulara aynı açıklık ve tutarlılıkla cevap verebiliyor mu?
Görüşmek üzere..