Siyaset, babadan oğula geçen bir miras değildir.

Bir soyadı size kapıları açabilir.

Ama o kapılardan içeri girdiğinizde artık babanızın adı değil, sizin kendi siyasi kimliğiniz konuşulmaya başlar.

Türk siyasi hayatında bunun çok sayıda örneğini gördük.

İsmet İnönü gibi Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi aktörlerinden birinin oğlu Erdal İnönü siyasete girdi.

Ama Erdal İnönü'nün hikâyesine “başarısız oldu” demek doğru değildir.

SODEP'i kurdu. SHP'nin Genel Başkanı oldu. 1989 yerel seçimlerinde SHP'yi Türkiye'nin birinci partisi yaptı.

Başbakan Yardımcılığı, Devlet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu.

Fakat bütün bunlara rağmen İsmet İnönü'nün siyasi mirasının aynısını devam ettiremedi.

Zaten mesele de tam burada başlıyor.

Çünkü siyasette babanın bıraktığı mirası taşımak başka, o mirasın üzerine kendi liderliğini inşa etmek başka şey.

İdam edilen ilk Başbakan Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes de siyasete girdi.

Milletvekili oldu.

Büyük Değişim Partisi'ni kurdu.

Ardından Demokrat Parti'nin Genel Başkanı oldu.

Refah Partisi'nden milletvekilliği yaptı.

Daha sonra yeniden milletvekili seçildi.

Yani siyasetin içinde ciddi bir yol yürüdü.

Fakat onun adı her zaman Adnan Menderes'in adıyla birlikte anıldı.

İşte siyasetin en zor tarafı da bu.

Babanız ne kadar büyükse, sizin üzerinizdeki gölge de o kadar büyük oluyor.

Bir başka örnek MHP’nin efsanevi lideri Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş.

Türkeş soyadı Türk siyasetinde başlı başına bir siyasi marka.

Tuğrul Türkeş de siyasete girdi.

MHP'de görev yaptı.

Genel Başkan Yardımcılığı yaptı.

Milletvekili seçildi.

Daha sonra AK Parti'den milletvekili oldu ve Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu.

Ama yine de Alparslan Türkeş'in yerine geçen, onun siyasi çizgisini aynı ağırlıkta taşıyan bir lider olarak ortaya çıkmadı.

Çünkü babanın kurduğu hareket ile evladın kendi siyasi yürüyüşü aynı şey değildir.

Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal da siyasete girdi.

1999'da Malatya'dan bağımsız milletvekili seçildi.

Daha sonra farklı siyasi oluşumlarda yer aldı.

Fakat Turgut Özal'ın ANAP'ı kurduğu, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik hayatında büyük değişimler gerçekleştirdiği dönemin ağırlığını Ahmet Özal üzerinden yeniden üretmek mümkün olmadı.

Burada bir başka gerçek ortaya çıkıyor,

Babanın siyasi markası, oğula otomatik olarak oy olarak dönmüyor.

Çünkü seçmen sandığa gittiğinde yalnızca soyadına bakmıyor.

Kendi gördüğüne, kendi hissettiğine, kendi inandığına oy veriyor.

Ve gelelim Necmettin Erbakan'ın oğlu Fatih Erbakan'a.

Burada diğer örneklerden farklı bir tablo var.

Fatih Erbakan, babasının siyasi mirasını doğrudan sahiplenerek Yeniden Refah Partisi'ni kurdu.

Partisini büyüttü.

2024 yerel seçimlerinde Yeniden Refah Partisi Türkiye genelinde yüzde 6,19 oy aldı ve üçüncü parti oldu. Bir büyükşehir ve bir il belediyesi başta olmak üzere çok sayıda belediye kazandı.

Milli görüş hareketinin tarihsel ağırlığıyla babasının marka değerini bulamadığı gibi beklenen kitleleri peşine takamadı.

Şimdi bütün bu örnekler bizi başka bir soruya getiriyor.

Son günlerde kamuoyunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi koltuğunu oğlu Bilal Erdoğan'a bırakabileceği yönünde yorumlar yapılıyor.

Peki böyle bir şey mümkün mü?

Bugünden bunun cevabını vermek mümkün değil.

Daha önemlisi, Bilal Erdoğan'ın siyasete girip girmeyeceği konusunda kesinleşmiş bir siyasi süreçten söz etmek de mümkün değil.

Dolayısıyla bugün “Erdoğan'ın veliahtı Bilal Erdoğan'dır” demek de, “kesinlikle değildir” demek de geleceğe ilişkin bir iddia olur.

Ama Türkiye’deki siyasi geçmiş bize önemli bir şey söylüyor.

Siyasi liderlik, babadan oğula tapuyla devredilen bir makam değildir.

İnönü'de başka bir tablo gördük.

Menderes'te başka.

Türkeş'te başka.

Özal'da başka.

Erbakan'da ise hâlâ devam eden bir siyasi mücadele görüyoruz.

Demek ki soyadı siyasete giriş bileti olabilir, ama siyasette kalıcı olmak için tek başına yeterli değildir.

Çünkü liderlik başka bir şeydir, kitleleri peşinden sürüklemek başka.

Kendi sözünü söylemek başka şeydir, kendi siyasi dilini oluşturmak başka.

Ve en önemlisi de bana göre şudur,

Babanızın hikâyesini anlatmakla kendi hikâyenizi yazmak aynı şey değildir.

Türkiye'de çok güçlü siyasi liderler yetişti.

Kimi arkasında parti bıraktı, kimi bir hareket bıraktı, kimi milyonların hafızasında iz bıraktı.

Ama hiçbirinin koltuğu, yalnızca soyadı nedeniyle oğluna otomatik olarak geçmedi.

Çünkü sandıkta son sözü aileler değil, millet söyler.

Bu nedenle bugün Bilal Erdoğan üzerinden yapılan tartışmaları da bir “veliahtlık” meselesinden çok, Türk siyasetinde liderliğin nasıl devredildiği veya devredilemediği üzerinden okumak gerekir.

Belki Bilal Erdoğan siyasete hiç girmeyecek, belki girerse kendi siyasi yolunu çizecek, belki de babasının çizgisini sürdürecek.

Bunların hiçbirini bugün kesin olarak bilemeyiz.

Fakat bildiğimiz bir şey var,

Siyasette babanın adıyla yola çıkabilirsiniz; fakat yolun sonunda kendi adınızla sınanırsınız.

İşte siyasetin en acımasız tarafı da budur.

Babanızın mirası sizi başlangıç çizgisine taşır ama finiş çizgisine kadar sizi taşıyacak olan şey, kendi siyasi aklınız, kendi duruşunuz ve milletle kurduğunuz bağdır.

Çünkü, babanın koltuğu miras kalabilir, ama liderlik miras kalmaz.