Mevlâna’ya sormuşlar;

— Efendim, kırılan kalp tekrar sever mi?

Mevlâna, hiç düşünmeden cevap vermiş:

— Evet.

Tekrar sormuş;

— Ama Efendim, siz hiç kırılan bardaktan su içtiniz mi?

Mevlâna’nın cevabı ise daha derindi;

— Peki siz, hiç bardak kırıldı diye su içmekten vazgeçtiniz mi?

Ne kadar sade, ne kadar derin bir cevap.

Bazen insanın bütün hayatını anlatmak için birkaç cümle yeter. Çünkü bazı sözler kulağa değil, doğrudan kalbe ulaşır. Bu da onlardan biridir.

Hayat, hepimizin eline bir bardak verir. İçine umutlarımızı, hayallerimizi, sevgimizi doldururuz. Kimi zaman o bardağı bize bir insan uzatır. Bir tebessüm, bir bakış, bir güven duygusu.

Biz de içindeki suyu hayatımızın en kıymetli nimeti sanırız.

Sonra bir gün, bardak kırılır.

Elimizde yalnızca kırık parçalar kalır. Bir zamanlar sımsıkı tuttuğumuz şey, avuçlarımızı kanatan bir hatıraya dönüşür.

Ve insan kendine sorar, “Bir daha nasıl seveceğim. Ya yine kırılırsam?”

İşte insanın en büyük mücadelesi, başkasının kırdığı kalbinin içinde yeniden yaşama cesareti bulabilmesidir.

Çünkü kalp, bardak gibi değildir.

Bardak kırıldığında parçaları birleştirilebilir ama eski hâline asla dönemez.

Kalp ise kırıldığı hâlde atmaya devam eder. İçi acı ile dolsa da sevgiye yer bırakır. Bir insanın ardından ağlarken bile başka bir gün yeniden gülümseyebilir.

Elbette kalbin yeniden sevmesi, yaşadığı acıyı hiç yaşamamış sayması demek değildir.

Kırılan kalp unutmaz, öğrenir.

Kimi nasıl seveceğini, neye razı olmayacağını, hangi sözün ardında durulması gerektiğini öğrenir.

Bazen daha temkinli olur, bazen daha sessiz… Ama bütün bunlar onun sevgiyi kaybettiği anlamına gelmez.

Belki de insanı olgunlaştıran şey, kırılmamak değil; kırıldıktan sonra içindeki iyiliği koruyabilmektir.

Herkesin bir kırık bardağı vardır muhakkak.

Dışarıdan baktığımızda insanların hayatı ne kadar da güzel görünüyor.

Gülüyorlar, konuşuyorlar, işe gidiyorlar, dostlarıyla oturuyorlar. Herkes hayatına devam ediyor gibi ama kimse kimsenin yüreğinde ne taşıdığını bilmiyor.

Birinin yüzündeki tebessümün ardında yıllarca sakladığı bir özlem olabilir. Bir başkasının sessizliğinde unutamadığı bir veda. Bir diğerinin insanlara mesafesinde, geçmişte yaşadığı büyük bir hayal kırıklığı olabilir.

Hepimizin bir yerinde kırık bir bardak vardır.

Kimimiz onu saklıyor, kimimiz yeniden yapıştırmaya çalışıyor, kimimiz de bir daha eline almamak için bir köşeye kaldırıyor.

Sevmek kolay bir iş değildir.

Birini sevmek, yalnızca onun güzel taraflarını görmek değildir. Onun kusurlarını bilmek, zor günlerini paylaşmak, bazen anlaşılmadığın hâlde anlayış göstermek, bazen kendi gururundan önce birlikteliğin huzurunu düşünmektir.

Sevildiğini yalnızca sözlerden değil, davranışlardan da hissedebilmek, hissettirebilmektir.

Bazen bir ilişkinin bitişi, bize hayatın da bittiğini düşündürür.

İnsan acı çekebilir. Ağlayabilir. Bir süre yalnız kalmak isteyebilir. Kendini toparlamak için zamana ihtiyaç duyabilir. Bunların hiçbiri zayıflık değildir.

Bazen iyileşmek, güçlü görünmek değil, kendine karşı dürüst olabilmektir.

Ve bazen sabahın ilk ışığında, denizin kıyıya vuran sesinde insan fark eder ki hayat, bütün acılara rağmen hâlâ güzellikler sunmaktadır.

Mevlâna'ya atfedilen bu sözün bize hatırlattığı en önemli şey belki de budur:

Kırılan bardağın parçalarını tutup ellerimizi yeniden kanatmak yerine su içmekten vazgeçmemektir, yani sevmeye devam etmektir.

Çünkü dünya, sevgisini kaybetmiş insanlardan değil, acılarına rağmen iyiliği seçebilen insanlardan güzelleşir.

Ve şimdi bir kez daha kendimize soralım, kırıldık diye sevmekten vaz mı geçelim?

Tabi ki hayır.

Bardak kırıldı diye su içmekten vazgeçilmez.

Kalp kırıldı diye sevmekten vazgeçilmez.

Çünkü insanın içinde yaşama ve sevme arzusu olduğu sürece, en karanlık gecelerin ardından bile yeni bir sabah doğar.

Ve belki de en güzel cevap şudur, kırılan kalp yeniden sever mi?

Evet sever.

Ama bu kez, hem sevdiğini hem de kendini sevip korumayı da öğrenerek.