İstiklal Mücadelesinin Başkomutanı, Asrın dehası, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek net bir şekilde ortaya koyduğu gerçek, sanatın bir toplumun yapısında yaşama ve gelişme adına ne kadar gerekli olduğudur.

Ancak sanat için sanatçı, sanatçı için de mekân olmazsa olmazdır.

Bu üçlü adeta siz söyleyin “trio”, ben diyeyim “sacayağı” gibidir.

Biri olmazsa diğerleri olması gerektiği gibi vücuda gelmez, gelemezler.

Ezcümle, sanat evini kaldıranlar, sanat ve sanatçıya da en büyük kötülüğü yapanlar, sacayağını çökertenlerdir.

TRABZON’DA YAPILMADIK İŞLER DEĞİL!

Sanırım 70-80 yıldır sürdürülen ben diyeyim “Bu kafayla”, siz söyleyin “Bu gidişle” Trabzon’u “Tarihine saygı duyan kent”, ya da “Kadim Şehir” statüsünden çıkarıp, artık sözünü de etmemek gerekecek!

Neden mi?

Çünkü 4 bin yıllık geçmişi olduğundan söz edilen Trabzon’da ki tarihi eserler, 300-400 yıllık şehirlerin bile yüzde, binde biri kadar kalmamış. Dahası bırakılmamış!

Hem de öyle savaşlarla yakılıp yıkılma gibi afetlere yaşamamış olmasına rağmen!

He mi de, çok değil 60-70 yıl öncesine dayanan Trabzonlu eliyle yaşanılan yıkımlarla!

Açın bakın tarihin sayfalarına…

Opera binası ne zaman yıkılmış?

Şehrin tarihten gelen merkezi kaç yıldır restore edilmemiş, kaderi ile baş başa bırakılmış?

Çok değil, Tabakhane köprüsü ayağındaki asırlık bina 15 yıl önce yıkılmamış mı?

Osmanlıdan kalan onlarca ahşap ev yakılmamış mı?

Daha dün bile Trabzon’da “Efsane Belediye Başkanı” olarak da anılan Orhan Karakullukçu döneminde (1985-1989) “hapishaneden sanat evine” dönüştürülen Hüseyin Kazaz Merkezi sanata ve sanatçılara kapatılıp da eski bakan, şimdinin Trabzon Milletvekili Adil Karaismailoğlu’nun da çabaları ile tekrar eski hüviyetine döndürülmemiş mi idi?

Yani, demek istediğim odur ki, Eski kaptan, başkan, bakan Faruk Nafiz Özak’ın “Metre karesine en fazla sanatçı ve sporcu düşen şehir” olarak tarif ettiği Trabzon’da, şimdilerde “sanat-sanatçı-sanatevi” sacayağına yapılmak istenen öyle veya böyle Trabzonlu için yaşanmamış, yadırganacak şeyler değildir!

Ziya Paşa’nın; “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” sözü, halk arasında terkib-i bent haline gelmiş ise söz konusu, “Sanat-Sanatçı-Sanatevi” olduğunda Trabzon en iyi örneği (!) teşkil etmektedir.

YERİ GELMİŞ İKEN, YER ARAYANLARA…

Evet yeri gelmiş iken, Trabzon Üniversitesi’ne, kamu üniversiteleri arasındaki zirve yarışında mesafe kazandırılmak isteniyor ise bu gibi başka mekanlarda var.

Başta Meydanın göbeğinde 2 yıldır boş duran eski Yavuz Selim İlkokulu olmak üzere birkaç yeri hatırlatmakta yarar var.

Var olmasına var da, görünüyor mu?

Orası nedendir bilinmez ama şüpheli.

Uzunsokak’ın başında yıllardan restorasyon bekleyen eski Sağlık Müdürlüğü binası…

Ortahisar’da restore edilip, bir yerlere tahsis edilerek, kapısı arada bir açılan, adeta atıl hale getirilmiş binalar…

Hatta Esentepe Mahallesi kavşağındaki işlevi pek olmayan 3 tarihi eser…

Çömlekçi kentsel dönüşümde “ha yıkıldı, ha yıkılacak” halde bekletilen eski evler…

AMAÇ, ÜZÜM YEMEK DEĞİL DE, BAĞCIYI DÖVMEK İSE…

Evet, hiç uzatmaya…

Sık sık kendim için kullandığım, “Evelemeye gevelemeye” yine gerek yok!

Trabzon’da sanatın ve sanatçıların buluşma adreslerinden Sanatevi ile ilgili yaptırımda hedef “Üzüm yemek değil de, bağcıyı dövmek” ise uzatmaya da, fazla söze de, itiraza da gerek yok!

Yeter ki, çıkıp açık açık söylensin!

Biz de boşu boşuna, “Sanat-Sanatçı-Sanatevi” üçgenini sacayağı benzetmesi ile savunmaya kalkmayalım!

Çünkü biliyoruz ki, “En kötü gerçek, en güzel yalandan iyidir” kabul ederek hareket etmek en doğrusudur.

DÜNDEN BUGÜNE

2 kitap ile Trabzon’dan Türkiye’ye…

Şu sıralar iki kitap gündemde.

Biri yerel, diğeri ulusal, hatta uluslararası gündemi meşgul ediyor.

Yerel olanı Trabzon’un tarihine ışık tutacak olayları, yer, tarih ve kişilerle resmediyor. Her biri başlı başına araştırma konusu.

Bu kitap, Hikmet Aksoy’un gazeteci Cevdet Alap’ın yazılarından hazırladığı “Bir Ömür Bir Şehir” adını taşıyor.

Cevdet Alap’ın, “Yerel kurtuluş olanakları” bölümünde aktardıklarından birkaç satır:

Gerek işgal ve gerekse geri alma anlarında Türklere yararlı olmuş bulunan metropolit Hırisantos bu sırada Batum’la irtibat kurmuş, Türklere karşı yardım ve direktif almıştı. Bu menfi hareket karşısında yalnız metropolitlerden Papa Eftim Efendi, Türklere karşı olumlu jest ve hareket gösteriyordu.

Türklerden bir kısım zevat ta kâh Rumlarla, kâh İstanbul hükümetiyle, kâh İstanbul’da İngiliz, İtalya, Amerika Ajans servisleriyle işbirliği yapmaya koyulmuş ve hatta İngiliz ve Fransız gemileriyle İstanbul’a kaçanlar da olmuştu.”

1920’lerde bu davranışları sergileyenlerin torunları bugün yok mu?

Hiç de az değil.

Bunun için ulusal ve uluslarası gündemdeki Yılmaz Polat’ın, “CIA’nın Muteber Adamı” adlı kitabına bakmak lazım.

“Muteber adam” denilen kişi, CIA’nın Türkiye’deki şefliğini yapanlardan Graham Fuller.

Kitapta tarif edilen kişilikleri, İstanbul’dan Diyarbakır’a, Trabzon’dan Çanakkale’ye kadar gezinti yaparak birilerine uyarlayabilir misiniz? Bilmiyorum.

Ama satırlar aynen şöyle:

Fuller’in görüşleri, Türkiye’de İkinci Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen bir grup eski komünist yeni dinci yazar-aydın-akademisyen tarafından çabucak benimsenip desteklendi. Bu destek rastlantısal değildi. Kapalı kapılar ardında ılımlı İslâm tesisi, Kürtçülüğü de içine alarak ağını planlı bir biçimde örüyordu.”

KISSADAN HİSSE

Anladım ama kavrayamadım!

Kahvehanenin ocağa yakın bir masasında iki yaşla amca hararetle konuşuyor.

Bir tanesi tamamen dinlemede. Devamlı konuşan en sonunda; “Anladım mı?” diye sorunca, öteki şöyle karşılık verdi:

-“Vallahi anlama anladım ama kavrama kavrayamadım!”

Gugulumdakiler. Tamer KÜÇÜK