Bir taraftan, her konuşmanızda, her yazınızda “Kadim Şehir Trabzon” diyeceksiniz… Öte yandan, kadimin temeli olan sanat ve kültüre hizmet edenlerin buluştuğu Trabzon Sanat Evi’ni, saçma sapan gerekçelerle sanatçılara kapatacak, ellerinden alacaksınız alacaksınız.

Buna ne denir bilir misiniz?

“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!”

Yeri gelmiş iken Kadim Şehir’de ikamet ve idare edenlerin (istisnalar kaideyi bozmaz diyerek) geçmişten- günümüzde tarihi değerlere, sanata ve kültüre ne kadar ve nasıl değer verdiğini, nereden baktığını bir karikatür ile ortaya koyan sanat insanı, meslektaşımız rahmetli Harun Yavruoğlu’nun şu karikatürü zaten ifade etmektedir:

BİZ PARA HARCARDIK. BUNLAR KAZANIYOR!

Ya; “İstisnalar kaideyi bozmaz”, ya da “Yarası olan gocunur” diyerek, “O günküler-Bugünküler” ikileminde aralarında fark olup olmadığını anlamak için “Eski-Yeni” milletvekilleri tarifinin içine girenlerle ilgili 2000 yılında kendimizce bir araştırma yapmaya çalışmıştık.

Hem de, “paralı pullu” daha doğrusu “Akçeli” işlerin bugünkü kadar milletin vekillerini çok fazla enterese etmediği, ilgilendirmediği yıllarda. Yani bundan çeyrek asır, 25 yıl önce ben diyeyim “Konuyu”, siz söyleyin “Durumu” araştırma merağımız olmuştu!

Yolumuz da 1980-2000 arasında meslekte 20 yıl muhabirlik olduğumuz Anadolu Ajansı’nda Genel Müdürlük yapan (1984-1986) ve de aslen Trabzon-Sürmene’den olup, Bayburt’ta doğan Gazeteci-Yazar Hüsamettin Çelebi’nin (1934-2009) emekliliğinden sonra takıldığı Ankara Anadolu Kulüp’e düşmüştü.

Yıl da Anadolu Ajansı’ndan Ağustos’ta emekli oluşumuzun sonrası, yani 2000’nin sonları idi.

Genellikle siyaset erbabı ile bürokrasinin üst kademelerinde görev yaptıktan sonra emekli olanların takıldığı Anadolu Kulüp’de, Hüsamettin Çelebi’nin yanına gittiğimde, Elazığ-Palu’lu, siyaset ve devlet adamı, milletvekili ve Devlet Bakanlığı da yapmış olan Ali Rıza Septioğlu da (1913-2001)vardı.

Hoş-beşin ardından konuyu “Eski-Yeni (Mevcut)” milletvekilleri arasındaki her türlü, yani maddi-manevi anlayış farkına getirip sorduğumda Meteorolojiden sorumlu Devlet Bakanlığı da yapmış olan (1978-1979) ve de memleketin de “Ağa” olarak da bilinen Sayın Septioğlu’ndan aldığım cevap, “Öyle ise daha fazla araştırmama gerek yok” dedirtmişti. Hem de o günkü halde!

İşte araştırmamı sona erdiren rahmetli Ali Rıza Septioğlu’nun tarifi:

“Biz milletvekili olup para harcardık. Bunlar para kazanıyor!”

HABER ve HABERCİLİK…

Önceki gün, mesleğimizin ustalarından rahmetli Hasan Pulur’un (1932-2015), "Bizim ustalarımız bize hep şunu öğretirlerdi" diyerek "Sağlam Haber" için yapılması çabaları ve gösterilmesi gerekenlerle ilgili sözlerini aktarmıştık.

Aynen şöyle idi:

-"Bir şeyi duyduktan sonra soruşturacaksınız. Karşılıklı çift kontrol yapacaksınız. Konunun uzmanlarıyla görüşeceksiniz. Hedef alınan insanı bulacaksınız. Ancak bu işlemlerden sonra haber olabilir."

*

Buna meslektekilerden çok, kamu diye tarif ettiğimiz halktan “Keşke hepiniz işinizi böyle yapsanız” babında daha çok sitemkâr ve şikayetçi iletiler almadık değil.

Haksız da değiller hani!

Haberde olması gereken ve bizim mahallede “5N-1K” denilen 6 unsurdan (Ne-Neden-Nerede-Ne zaman-Nasıl ve Kim) yoksun hazırlanan ve iletişim vasıtaları aracılığı ile kamuoyu ile paylaşılanlar hak-hukuk-adaletin karşılık bulduğu her yerde suçtur.

Hele hele, her konuşulanı, her ithamı, her suçlamayı araştırmadan, doğru olup olmadığına bakmadan yayınlamak var ya, hem meslek etiğine de, insan haklarına da aykırıdır.

“Bugün birinin, yarın da ona karşı çıkanın açıklamasını vermek” ise hiç ama hiç doğru değildir.

Çünkü basın-yayın araçları birilerinin hesaplaşma yeri değil, halkın doğru bilgilendirme yerleridir.

ATİLLA GÖKÇE’DEN, MEHMET ATALAY’A…

Kasımpaşa ile Trabzonspor arasında oynanan 2026-2027 Sezonu’nun ilk maçında “Şurayı da millet bahçesi yapsalar da, ismi ve işlevi ile ters orantılı olan yerden kurtulmuş oluruz” demekten geri durmadığımız statta Atilla Gökçe ve Mehmet Atalay’ın buluşmasına da tanıklık eyledik.

81 yaşında olup, Demokrat İzmir Gazetesi’nde başladığı muhabirliği uzun yıllardan yazar olarak sürdüren (ve halâ da devam eden), aynı zamanda TSYD’ye de 2 dönem Genel Başkanlık yapmış olan Atilla Gökçe, protokolün oturduğu yerin hemen arkasındaki basın tribününden Mehmet Atalay’ı görünce kendisine seslendi.

İş hayatına Karadeniz Gazetesi’nde muhabir olarak başlayıp, basın dünyasında uzun süre yer alan, sonrasında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün yanı sıra Basın-İlan Kurumu’na da genel müdürlük yapan Mehmet Atalay, Atilla Gökçe’nin yanına geldiğinde, “Cumhuriyetin tarihinin en başarılı Gençlik ve Spor Genel Müdürü” ifadesi karşılanmasına şahit olduk.

Biz de, “Kamu adına 62 yıldır tarafsız olarak görev yapan bir basın mensubunun, devlette görevini hakkaniyetle ve başarılı bir şekilde yapana hakkı ancak böyle bir ifade ile teslim edilir” diye düşünmedik değil…

BAŞVEKİL HASAN SAKA’NIN ÖZÜRÜ!

Zamanın Başvekili (10 Eylül 1947-16 Ocak 1949) Trabzonlu Hasan Saka (1885-1960) görevi süresince iktidar ile muhalefet arasındaki sert tansiyonu yumuşatmak için çaba gösterirken, ilginç söylemler de olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. Başbakanı olan Hasan Saka, mecliste bir kanun hakkında konuşurken, “Ben bu adamlara derdimi anlatamadım” der.

Bu lâf üzerine muhalefet ayağa kalkarak “Bizlere nasıl ‘adam’ diye hitap edersin?” deyip sözün geri alınıp, özür dilenmesini isterler.

Neticede durum TBMM Başkanına intikal eder.

Hasan Saka da tekrar meclis kürsüsüne gelerek, “Sizlerden özür diliyor ve sözümü geri alıyorum” dedikten sonra ilave eder:

-“Ben sizleri adam zannetmiştim!”

NOT: Trabzonlu Gazeteci-Yazar Osman Nuri Kardeş’in (1926-2023); TEMEL’İN SIRRI: BİR KAHKAHA-BİR YIL ÖMÜR” kitabından.

KISSADAN HİSSE

Öyle bir fren yaptın ki!

Önceki gün, sapla ile samanın birbirine karıştığı, iyi ile kötünün, suçlu ile suçsuzun anlaşılamaya başlandığı hal için benzeri bir fıkrayı kıssadan hisse hesabına paylaşmıştık.

Bu da bir başka versiyonu…

Halk otobüsüne binen Bektaşi, en arkada oturup, önündekilere sesleniyor:

-“Öndekilerin hepsi hain, ortadakiler gaflet ve delalet içinde, arkadakiler ise masum!...”

Tam o sırada şoför öyle bir frene basıyor ki, Bektaşi arkadan fırlayıp ön cama yapışıyor.

Şoför de; “Söyle bakayım kim hain, kim gaflet ve delalet içinde, kim masum?” diye yüksek sesle soruyor.

Bektaşi’nin cevabı: “Ne bileyim abiii… Öyle bir fren yaptın ki hepsi karıştı!”