Yani, “Fındıktan da ötesi!” Hadi, “maveraya”, yani “öteye” gitmeden önce fındıkta, “Dünya Lideri” diye tarif edilen Türkiye adına “En kötü gerçek, en güzel yalandan iyidir” diyerek varılan yeri, yani bugünkü mevcudun halini kısaca tespit edelim.
Edelim ki, çeyrek asır önce yüzde 80-85’ini üretip, bir o kadarda dış ticaretinde söz sahibi olduğumuz, en önemli tarımsal ihraç ürünümüz fındıkta bugün her iki halde de yüzde 70’in altına düşüldüğünü görelim ve “Lider olduk, lider gideriz” denilen, ben diyeyim “Takıntıdan”, siz söyleyin “Yalandan” vazgeçelim.
Vazgeçelim ki, artık “tek tabanca” olmamaya başladığımızı, fındığın artık tamamen bize bırakılmadığını, bırakılmayacağını görelim.
Görelim ki, fındıkta ceddimizden kalan şekil ile üretim yapmayı, rekolte tespit etmeyi ve sadece fiyattan dem vurmayı bir kenara koyar da, belki değişen ve gelişen dünya şartlarına adapte oluruz.

Olmaz isek ne mi olur?
Neler olabileceğini görmek, anlamak ve gerekeni yapmak için daha ne lazım?
Hele hele, doğru dürüst bir politika tespit ve temin edemeyen bir devletin,
Hele hele, fındığın sadece rekolte ve fiyattan oluşmadığını bir türlü görmeyen, o nedenle de oy sandığı hesabı bile tutmayan siyasetçinin,
Dahası az veya çok üretilen yılların artık izlenecek politikalara etki etmediğini anlamamakta direnen üretici temsilcilerinin var olduğu bir süreçte…
İşte kısa ve öz çıplak gerçek:
2005’de rekolte çok düşük oldu. Yaşananlar ortada.
2026’da daha fazla ürettik. Yaşanacaklar görünmüyor mu?
Görünmez olur mu?
Atalarımız; “Görünen köy kılavuz istemez” diye boşuna mı demişler?
Ama söylediklerimize rağmen duymayan, yazdıklarımıza rağmen görmeyen, anlattığımız yaşananlara rağmen anlamayanlar için zaten her şey boş değil mi?
Onun için söz konusu “Dünya sarısı altın” olunca yaşananlar ve yaşanacaklar başta Ünye’nin doğusundaki kesimde kalanlar olmak üzere Karadeniz’in kırsalında toprağını terk etmemekte direnen cefakâr ve vefakâr insanlar olmak üzere Türkiye için, “Fındıktan da ötesi” dir.
Yeri gelmiş iken 20 yıl önce “Geçmişten Geleceğe” adını vererek bir kitaba sığdırmaya çalıştığımız fındıkla ilgili, bu sütunlarda kısa kısa satırlara dökme yerine, herkes ve her kesimden görüşlerde alarak geniş bir araştırmaya dayanan yazı dizisini de paylaşma zamanı geldi. Onu hazırlıyoruz.
YAŞLANMAK, İHTİYARLAMAK DEĞİLDİR…
Geçen hafta bir arkadaşımızın doğum günü için kesilen pastadan önümüze konduğunda, genelde yaşlanmadan olumsuz söz edilmesi, sanki sadece kayba neden olan bir durum gibi kabul edilmesine takıldım.
Yaşlanmanın ihtiyarlama ile eş anlamlı olmadığını düşündüğümü ifade ettim.

Sonra da, “Erkeklerin yaşlandıkça çirkinleşerek çocuklaştıklarını, kadınların ise güzelleşerek olgunlaştıklarını” da ilave ettim.
Dün de her ne kadar Babam zemheri de, 10 Ocak 1957’de, yani sanki benim gazeteci olacağımı hissetmiş gibi, Çalışan Gazeteciler Günü’nde nüfusa kayıt ettirdiği tarih resmi doğum günüm olsa da, Anamın 1956 Ağustos’unun 10’undaki sıcaktaki dünya getirdiği gün gözlerimin dünya ile buluştuğu zaman idi.
İşte böyle bir günde bilgisayarın tuşlarına dokunurken, haşır neşir olmaktan pek haz etmediğim Yapay Zeka’nın, “Yaşlanmak ve İhtiyarlamak” ikilemine nasıl baktığını merak ettim.
“Bugün doğanlara armağan olsun” diyerek, gönderdiği birkaç satırı paylaşıyorum:
*
“İnsan doğduğu andan itibaren yaş almaya başlar. Yıllar geçer, saçlara aklar düşer, yüzde çizgiler belirir. Ancak yaşlanmak ile ihtiyarlamak aynı şey değildir.
Yaşlanmak, hayatın doğal akışıdır; ihtiyarlamak ise umutlarını, merakını ve heyecanını kaybetmektir. Kimi insanlar seksen yaşında bile hayata gülümser, öğrenmeye devam eder ve yarınlar için hayal kurar. Kimileri ise çok daha genç yaşlarda yaşamın güzelliklerine sırt çevirerek ihtiyarlamayı seçer.
Asıl gençlik bedende değil, ruhtadır. Sevmeyi, üretmeyi, paylaşmayı ve hayata dair heyecan duymayı sürdüren insan hiçbir zaman gerçekten ihtiyarlamaz. Çünkü insanı ayakta tutan takvim yaprakları değil, yüreğinde taşıdığı yaşam sevincidir.
Bu yüzden yaş almak kaçınılmazdır; ama ihtiyarlamak bir tercih olabilir. Hayata umutla bakabilenler için her yeni gün, yeni bir başlangıçtır.”
25 YIL ÖNCE “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” DİYENLER İÇİN…
Hiç kimsenin konulan isme karşı çıkamayacağı, “Terörsüz Türkiye” adı verilen hedefe “Ne olursa olsun varılacak” denilerek çıkılan yolda, geçmişten günümüze birilerinin kullandığı ifadelere bakıldığında “Bu ne iştir?” diye sormamak mümkün mü?
Çok irdelemeye, hatırlatmaya gerek yok ama, geçmişte “Terörsüz Türkiye” amacına yönelik benzeri çalışmalar yapanlarla ilgili bugünkü öncülerden birinin 25 yıl önceki sözleri:
“Bu yapılırken da bazı odaklar, siyasetçiler ve siyasi partiler konuyu esasından saptırmakta, başka mecralara kaydırmakta ve bu hainin başı olduğu örgütü ülkemizin bir siyasal muhatabı konumuna sokmak gayreti gütmektedir.”
*
Bugün TBMM’deki hal ise, yoruma gerek duymaksızın Merhum Alpaslan Türkeş’in oğlu, AK Parti Milletvekili Tuğrul Türkeş’in tarifindedir:
"Asgaride, teröristlere gösterilen toleransın onda birinin; kendi ifadeleriyle hiçbir suç işlememiş, hatta herhangi bir örgüt üyeliği dahi bulunmayan bir hanımefendiye ve milletvekiline de gösterilmesini beklerdim."
DÜNDEN BUGÜNE
Kaçak çay, sahte tereyağı…
11 Ağustos 2007’de, yani bundan 19 yıl önce piyasadaki mevcut durumu tespit için satırlara dökmüşüz.
Bugün “Kaçak Çay”ın yerine, “Boyalı Çay” ibaresini koyarak tekrar paylaşırsak, “Değişen pek bir şey olmamış” dememek mümkün mü?
Düşünmeyi ve değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum:

“Hileye hurdaya çalıştığımız kadar, doğruluğa ve dürüstlüğü emek verseydik bu ülke güllük gülistanlık olurdu” diye sık sık düşünmez, söylemez miyiz?
Söyleriz söylemesini de; ama “pire için yorgan yakmayı” mubah haline getiren bir toplum şekline dönüştüğümüz için, üç kuruşluk menfaat için aynı zıkkımı yemeye de devam ederiz!
Neredeyse, “Böyle davranmak günah olmaktan çıkmıştır. Hatta sevaptır” bile diyerek öte dünyada cehennem azabından da korkmaz hale gelmişiz!
Alın güncel ve bölgesel iki konu, iki sektör. Biri tereyağı, diğeri çay. Her ikisinde de sahtekârlık diz boyu!
Tereyağımız krema, çayımız ise kaçak yüzünden her açıdan sıkıntı çekiyor, azap veriyor.
Her ikisi de, bu iki ürünü üretip satarak ticaretini yapmak isteyenlerde de büyük hasar yaratıyor.
Ama ne acıdır ki, tereyağına kremayı, dünyanın en natureli olan çayımıza da kaçağı katanlar arasında sektörde ismi anlı-şanlılar arasında geçenler de yok değil.
Tereyağındaki sahtekârlığa Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık’ın talimatı ile çakıldıkları koltuklarından zorda olsa kalkan kamu sorumluları müdahale ediyorlar.
Gelelim çaya…
Bölücü örgütün gelir kaynakları arasında da yer alan kaçak çayın Türk çaycılığını adım adım yok ettiğini belgeleri ile ortaya koyan oluşumların içinde yer alan birisi olarak bakalım daha nelerle karşılaşacağız.
Rize Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Erdoğan’ın, bırakın yakalanmayanları, yakalananların bile işin içinde olanlar eliyle kullanıldığını belgeleri ile ortaya koyması düşündürücü olmasın daha da korkunç!
Kelimenin tam anlamıyla koca koca tırların gümrük kapılarından girişlerinin farkına varılmaması ile (!) adeta “Devlet eliyle yapılıyor” diyebileceğimiz çay kaçakçılığı baştan sona birileri tarafından sistemleştirilerek yasal hale getiriliyor.
Yine ne acıdır ki, bu kaçakçılığın içinde, kaçak çayların Türk çayı diye pazara sunulmasının da içinde, yine anlı-şanlı büyük firmaların bile olduğu bırakınız söylenmeyi, herkesçe de biliniyor.

Tereyağında olduğu gibi çayda da bir tek devlet bilmiyor!
Sorarım size, Allah aşkına bu ülkede devletin bilmediği bir şey vardı mıdır?
Hadi “Olur” diyelim!
Ama Sayın Mehmet Erdoğan’ın dikkat çektiği gibi, “Bu kadar açık açık da kitabına uydurarak kaçakçılık olur mu?”
“Olur” diyen ve de bunlara tevessül ederek, Türk halkına bunları yedirip-içirenleri, Allah’a havale edip, “Ettiklerinden bulsunlar” bedduası ile kimyasallı çay içip, kremalı tereyağı yiyerek, “Kanser olsunlar” diye de dua edelim.
KISSADAN HİSSE
İç tüzük
Millet meclisinde bir yasa tasarısı tartışılırken iktidar ile muhalefet birbirlerine girmişler.
Bu sırada muhalefet sözcüsü diğerine, “Cehenneme kadar yolun var” diye bağırmış.
İktidar sözcüsü şaşırmış. Ne diyeceğini bilememiş ve sonra meclis başkanına dönerek itiraz ve şikayet etmiş.
Meclis başkanı da çabucak tüzüğü açmış karıştırdıktan sonra; “İç tüzüğü baktım. Cehenneme gitmeniz şart değil” demiş!