Takvim yaprağı düştü. 2026 yazıyor artık. Ama dünya, eski defterleri karıştırmaya devam ediyor.

Her yeni yılda aynı soruyu soruyoruz:

“Bu yıl farklı olacak mı?”

Oysa takvim değişiyor; insanlık ise alışkanlıklarında ısrarcı. Çünkü değişim, önce insanın kendisiyle başlıyor.

2026’ya girerken dünya yorgun.

Ekonomiler nefes almaya çalışıyor.

Toplumlar sabırsız, siyaset gergin.

Bir yanda büyük savaş manşetleri, diğer yanda küçük ama derin krizler… Küresel büyüme var ama kimse “zenginleştik” demiyor. Çünkü büyüme rakamlarda kalıyor, hayatlara tam olarak yansımıyor.

Bir yanda yapay zekâ çağ atlıyor; makineler öğreniyor, algoritmalar karar veriyor.

Diğer yanda insanoğlu, hâlâ adalet, eşitlik ve güvenlik gibi en temel meselelerde sınıfta kalıyor. Teknoloji hızlanıyor ama vicdan aynı hızda ilerlemiyor.

İşte 2026’nın en büyük çelişkisi tam da burada başlıyor.

Türkiye de bu dünyanın dışında değil…

Yeni yıla girerken ülkede hâkim olan duygu, umutla temkin arasında bir yerde duruyor. Ekonomide “toparlanma” kelimesi daha sık telaffuz ediliyor ama mutfakta hâlâ matematik yapılıyor:

“Bu ay neyi kısmalıyız?” sorusu, milyonlarca evde gündemden düşmüyor.

Enflasyon düşsün isteniyor, gelir artsın bekleniyor; gençler geleceğe tutunacak bir dal arıyor. 2026, Türkiye için yalnızca olası sıçramaların değil, aynı zamanda ciddi sabır sınavlarının da yılı olmaya aday.

Bir yandan savunma sanayi, teknoloji ve yapay zekâ yatırımları konuşuluyor. Diğer yandan eğitimden adalete, sosyal hayattan kadın güvenliğine kadar kronik meseleler hâlâ çözüm bekliyor. Büyük projeler var; fakat asıl mesele, bunların küçük hayatlara değip değmeyeceği.

Çünkü bir ülkenin başarısı yalnızca rakamlarla ölçülmez.

Bir anne çocuğunun geleceğine güvenle bakamıyorsa,

Bir genç her gün “burada kalmalı mıyım?” diye soruyorsa,

Bir kadın takvim değişti diye korkularının azalmadığını biliyorsa…

Orada yılın değişmesi pek bir anlam taşımaz.

2026, dünyaya aslında tek bir şey fısıldıyor:

Artık ertelemeyin.

İklimi, adaleti, eşitsizliği, yoksulluğu…

“Sonra bakarız” dediğimiz her mesele, bugün kapımıza dayanmış durumda.

Yeni yıl mucize vaat etmiyor.

Ama bir tercih sunuyor:

Ya alışacağız…

Ya da düzeltmeye cesaret edeceğiz.

Belki bu yıl, büyük hayallerden önce küçük ama sahici kararlar almalıyız.

Bir haksızlık gördüğümüzde susmamayı,

“Bana dokunmuyor” dememeyi,

İnsanı rakamdan önce görmeyi öğrenmeliyiz.

Takvim değişti.

Şimdi sıra bizde.

Eğer 2026’da dünya biraz daha adil, Türkiye biraz daha nefes alabilir olursa;

bunun sebebi yeni bir yıl değil, yeni bir tutum olacak.

İşte o zaman, gönül rahatlığıyla diyebiliriz:

Mutlu yıllar.