Yeminle hala anlamış değilim, niye çalışan? Mesela, “Çalışan Öğretmenler Günü”“ ya da “Çalışan Babalar/ Anneler Günü” falan duydunuz mu? Veya “Çalışan Doktorlar Günü”…

Duymadınız elbette ama niye gazetecilerin çalışanı makbul?

Bence bedeli ne olursa olsun gerçeği arayan, hakikati bulmaya çalışan, mesleğin namusunu ve onurunu korumaya çalışan gazetecilerin çoğu tutuklu ama “kafası çalışan gazeteciler” sahnede, çünkü devir onların devri. 180 ülkenin yer aldığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye listenin sonuncusu. Onun için “kafası” çalışan çok makbul.

10 Ocak geçti ben yine de amacı sadece halka bilgi taşımak olan, bu uğurda az maaşa, bitmeyen mesai saatlerine katlanan, aile kuramayan, kursa bile karısını (kocasını) çoluğunu çocuğunu çok ama çok az gören, haftanın bir günü o da şanslı ise her an göreve gidecekmiş gibi diken üstünde izin yapan, kısaca zor şartlar altında, hiçbir güvencesi olmadan, durmadan çalışmak zorunda olan, hakkı yenen, hakları çiğnenen;

Tüm basın emekçilerin gününü kutluyorum.

Tüm tutuklu ve işten uzaklaştırılan gazeteciler adına da diyorum ki;

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet…

SATILIK KALEMLER…

Bugün oturdum sizler için piyasadaki “satılık kalemleri” derledim, satın alınabilir kalemler.

Mesela piyasada asetat kalemleri var, silinebilir veya silinemez diye ikiye ayrılan. Çok amaçlıları var mesela, fosforlusu mu ararsın, her konuya pilot olanı mı? Keçe uçlu var, iğne uçlu, jel mürekkepli, yaldızlı yazanlar hatta tahta kalemler…

Kurşun kalemler var, tükenmezi pek makbul. Birde kalemlerin paşası, kaşarı vardır “Dolmakalem”. Dolmakalem yazı dünyasının hakikaten kaşarıdır. Yeni yetmelerin eline pek yakışmaz, üstünü başını berbat eder alimallah. Hazne dolum yerleri kişiye göre değişir. Sürgülü, pistonlu hatta emmeli sistemleri bile vardı eskiden. Şimdilerde kartuşlu olanları da çıktı. Alışık olmayanlar kullanamaz, kaliteli olanında tadına doyum olmaz. Pilot kalem, dolmakalem ’in pabucunu dama atmak için 80 ihtilali sonrası türemiştir ama bir bile olamamış hep 0,5 kalmıştır.

Sizi bilmem ama ben severim kurşunkalemi, ucunu açtığınız sürece size hizmet verir. Kalemtıraş ve silgi bu arkadaş için üretildiğini savunurum hep ben. Yazdıklarını zırt pırt silerler, uçlarının sivrilmesi için gereklidir kalemtıraş. Mesela ben bu “tükenmez” olanlara niye tükenmez demişler bir türlü anlamam tükeniyor bu arkadaşlar doğrudan, acayipte piyasası oluyor bu mübareklerin hiç tedavülden kalkmıyorlar. Kimin tükenmezi kimin cebinde belli de değil. Kullan at cinsi. Çok merak ediyorum, size de sorayım mürekkebi bitene kadar kullanılanı var mı?

Onun için diyorum ki; Dolmakalem ’in yerini hiçbir şey tutmaz.

Hele de benim gibi pistonlusunu bulursanız, tadından yenmez…

EN DÜŞÜK EMEKLİYİ DÜŞÜNEN İKTİDAR

Bak buradan söylüyorum, bir yere not alın. Birkaç yıla kalmaz herkes aynı emekli maaşını alacak. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama bu net bilgi arkadaşlar.

Ne ekersek onu biçiyoruz.

Elma ağacı dikip armut çıkmasını bekleyemezdik elbette. Hadi diyelim ki fide halinde idiler de iki ağaç birbirine benziyordu ve elma ile armut karıştı. Tamam, bunu anlarımda arkadaş ağaç meyvesini verdiği zaman gördük meyvesini, niye bu kadar zaman ısrar ettik…

Hükümet bütçe tercihini emekli yerine başka kalemlere önem vererek yapıyor, durum bu.

Ortalıkta dolanıp ülkede milli gelir kişi başına 18 bin dolar ile yüksek gelir gurubundayız diyorlar ama emekliye dediklerinin üçte birini hak görüyorlar.

Bence haklılar, yol yaptılar, köprü yaptılar, uçurdular Türkiye’yi. Elbet bunun bir bedeli olacaktı.

Uçuyoruz, uçuyorlar, uçtular, uçtu…

DEVLETİN PARALELİ HİÇ BİTMİYOR…

Hatırlarsanız bu terimle ilk Ergenekon davalarında tanışmıştık sonra KCK için dendi. Sonra cemaate yaftaladılar, cemaatte onları aynı paralel de suçlamanın alt zeminini oluşturuyordu.

Bence bu terimin öz Türkçesi “devlet içinde devlet” olması gerekir, paralel devlet derin devlettir, devletin olmadığı yerde derin devlet çıkar ortaya arkadaşım. Bakın bugün Türkiye gündemindeki olaylara, çoğu devletin olmadığının ispatı, olmayınca derin devlet hortluyor.

Bir de her konuyu tek adama bırakma durumumuz var, bunu körükleyen.

Acilen demokratikleşmesi gerek Türkiye’nin, ufukta var mı?

Bunu getirmesi gerekenlere bakıyorum yani muhalefete alıyor beni bir gülme…

KALANDAR GELENEĞİ…

Rahmetli babaanneme ayları sorardım, “Kalandar ayi, Küçük ay, Mart, Abril, Mayis, Kiraz ayi, Orak, Agustos, İstavrit, Koç ayi, Uzum ayi, Zemheri” diye sıralardı.

Yeni yılın başlangıcı yani Kalandar…

Hemen Rum kültürüne falan benzetenlere de diyorum ki, Rumlar Ortodoks oldukları için yılbaşını Aralık 24 de kutlarlar. Sonra bu bir bayram olsa Yunanistan bunu anlı şanlı festivallerle süsler sana mı bırakır. Bu kültür Şamanizm ve Kafkas kültürünün dolu dolu olduğu bir Trabzon geleneğidir. Eve bereket getirme inancımız, ritüelimiz Kalandar.

13 gecesi çocuklar kapı kapı dolaşıp torba atar, evden de onlara elma, armut, fındık, mısır artık evde ne varsa toparlar verilir, insanlar birbirine gider güzel dileklerini iletir hatta 14 sabahı evin kapısından birinin girmesi (gelen yoksa bile kendi girer çıkar) bereket ve uğurun simgesi idi. Unutulmaya yüz tutmuş bu ritüeli şimdilerde çok güzel canlandırıyor Trabzon.

O çocuklar Kalandar gecesi toplanıp kapılara poşet atıp saklanması müthişti, şimdi dürbünlü kapılar icat oldu mertlik bozuldu. Hatta geçen sene kapım çaldı açtım bir çocuk, direk istedi kereta. Hâlbuki poşet atılıp, zil çalınıp saklanılırdı, beceremedi velet.

Kalandaris kulandaris/ Erkek uşak dişi buzak/ Ver Allah’ım ver/ Dolsun köşe bucak.

Yarın gece babane/ anane yılbaşısı, Kalandarınız kutlu olsun…

KOYUN GEMİLERİNİ HATIRLAYAN VAR MI?

1974-75 dönemleri idi yanılmıyorsam, Trabzon limanına koyun gemileri gelirdi ve limana yakın mahallelerde (Çömlekçi- İskenderpaşa- Esentepe…) keskin bir koyun kokusu olurdu.

Şah dönemi, Türkiye-İran transit taşımacılığının tavan yaptığı dönemler. Romanya’dan katlı gemilerle getirilen koyunlar, Değirmendere’deki sanayide çift katlı yapılan kamyonların kasalarında İran’a taşınırdı. O zaman bugünkü gibi sıkı denetimler yoktu, 5 bin koyun taşıyan gemilerden deniz ve sallantı ile bitap düşmüş koyunların açlık ve susuzluğa karşı süratli bir biçimde taşınmaları gerekirdi. Derme çatma bölünmüş kasalarda koyunlar Gürbulak sınır kapısına yetiştirilirdi. Sağ kalanlar şanslı, gemide telef olanlar Arsin civarında açılan kuyulara gömülüp üzeri kireçlenirdi. Hatta ben hatırlıyorum o dönemler mendirek hizasında bekletilen koyun gemilerinden tosun gibi ölü koyunlar denize bırakılırdı. O zamanlar şimdinin etkin çevreci kuruluşları da yok, inanın köpekbalıkları istilasına uğramıştı Karadeniz.

O günler asla bir daha geri gelmez, ne anılar vardır o kamyoncularda.

Hatırlatayım dedim…

“CUMHURİYET”İN SAVCISI OLMAK…

Hukuk reformunu Mustafa Kemal’in önüne getirmişler, tartışıyorlar. En önemli konu niye sadece savcılara “Cumhuriyet Savcısı” deniyor da mesela Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Bakanı, Cumhuriyet Müsteşarı, Cumhuriyet Valisi, Cumhuriyet Büyükelçisi falan niye olmuyor? Nedir bu imtiyaz savcılarda?

“Cumhuriyet Savcısı”nın isim babası Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt.

“Cevap ver, ne diyorsun bu konuda Bozkurt” diyor Mustafa Kemal.

Bakan Bozkurt kalkıyor ve cevaplıyor; “Çünkü” diyor “Öyle zaman olur ki, Cumhuriyeti korumak için Başbakan’dan, Bakan’dan, Müsteşar’dan, Vali’den, Büyükelçi’den bile hesap sormak gerekebilir. İşte o Cumhuriyet Savcısı’dır”

Hukuk okumuş, okuyan arkadaşlara diyorum ki; Sizler bizim için çok kıymetlisiniz, lütfen “daha da” kıymetli olun, başka ülke yok Türkiye Cumhuriyetimiz dışında.

Başka da söze gerek yok sanırım…