Çay Soğumuş, Zaman Geçmiş, Ben Aynı Türkü'de Kalmışım.. Sonra mı?

Neşet Ertaş vurdu sazın teline:
“Özü gülmeyenin yüzü güler mi hiç” dedi.

Haklıydı...

İnsan bazen bir bardak çayın başında anlıyor zamanın geçtiğini. Önce dumanı tüter. “Biraz soğusun, içerim.” dersin. Sonra bir telefon gelir, bir düşünceye dalarsın, eski bir fotoğrafa gözün takılır ya da hiçbir şey olmaz; sadece uzaklara bakarsın. Elini yeniden bardağa uzattığında çay soğumuştur. Tıpkı bazı hevesler gibi. Tıpkı bazı dostluklar, bazı sevdalar, bazı hayaller gibi...

Çayın ne zaman soğuduğunu fark etmediğin gibi, bazı şeylerin hayatından ne zaman çekilip gittiğini de anlayamazsın. Zamanın en tuhaf tarafı bu galiba: Geçerken haber vermiyor. Bir sabah yıllardır görmediğin biri geliyor aklına. “En son ne zaman görüşmüştük?” diye düşünüyorsun. Hatırlayamıyorsun. Bir zamanlar her gün konuştuğun insanla son konuşmanın üzerinden yıllar geçmiş.

Sonra eski bir fotoğraf çıkıyor karşına. Herkes genç, herkes gülüyor, herkes sanki sonsuza kadar orada kalacakmış gibi birbirine yakın. Oysa fotoğrafın içindeki insanların kimi başka şehirlerde, kimi başka hayatlarda, kimi artık sadece hatıralarda... Sen bile artık fotoğraftaki sen değilsin. İnsan galiba en çok eski fotoğraflarda yabancılaşıyor kendisine.

Daha çok inanıyorduk o zamanlar. İnsanlara, sözlere, dostluklara, “hiç ayrılmayacağız” diyenlere... Bir telefon gelince seviniyor, bir kapı çalınca heyecanlanıyorduk. Şimdiyse telefon hiç susmuyor ama kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor. Yüzlerce kişinin numarası var rehberimizde; bazen iki kelime konuşacak insan bulamıyoruz. Binlerce kişiyi takip ediyoruz ama birbirimizin hayatından habersiziz. Herkes çevrimiçi; insanlık biraz çevrimdışı...

Belki de bu yüzden eski türküler hâlâ dokunuyor insana. Çünkü onların filtresi yok. Gösterişi yok. Bir bağlama, birkaç tel, biraz yanık ses ve koskoca bir ömür... Neşet Ertaş bir tele vuruyor, sen kendi hayatından bir yerden kırılıyorsun. Çünkü türkü sana başkasının hikâyesini anlatırken aslında seninkini hatırlatıyor.

Bir anda çocukluğunun evine gidiyorsun. Sobanın üzerinde çaydanlık, mutfaktan gelen yemek kokusu, akşam olunca eve dönmeni bekleyen birileri... Ve hiç bitmeyecek sandığın o günler. Meğer bitiyormuş. Hem de insan fark etmeden.

Çocukken zaman geçmek bilmiyordu. Yaz tatili sonsuzdu. Bayramın gelmesine günler vardı. Şimdi pazartesi diyoruz, bir bakmışız cuma. Ocak diyoruz, bir bakmışız eylül. “Geçen sene” diye anlattığımız şeyin üzerinden beş yıl geçmiş.Biz hep bir şeylerin başlamasını beklerken ömür çoktan başlamış. Hayatı sürekli bir sonraki durağa ertelemişiz. Oysa hayat dediğimiz şey, duraklar arasında geçen yolmuş. Bunu biraz geç anlıyor insan.

Sonra dönüp bakıyor: Ne çok şeye üzülmüşüz. Bugün adını bile hatırlamadığımız insanların sözlerini günlerce kafamıza takmışız. Ne çok “El âlem ne der?” demişiz. El âlem demiş mi, onu bile bilmiyoruz. Ama biz kendi hayatımızı onların muhtemel cümlelerine göre yaşamışız.

Büyüdükçe insanın yükü azalır sanırdım. Meğer insan büyüdükçe bavuluna daha çok şey koyuyormuş: yarım kalmış konuşmalar, söylenmemiş özürler, edilememiş vedalar, aranması gerekirken aranmamış insanlar, “Bir ara görüşürüz.” deyip bir daha hiç görüşemediklerimiz... İnsan bunları sırtında taşımıyor belki ama kalbin bir yerinde hepsine küçük bir oda ayırıyor. Sonra bir türkü çalıyor ve bütün kapılar aynı anda açılıyor.

Yaş ilerledikçe insanın istediği şeyler de değişiyor. Eskiden haklı çıkmak istiyorsun; sonra huzurlu olmanın haklı olmaktan daha kıymetli olduğunu öğreniyorsun. Eskiden herkes seni sevsin istiyorsun; sonra birkaç kişinin gerçekten sevmesinin yeterli olduğunu anlıyorsun. Eskiden çok şey biriktirmek istiyorsun; sonra insanın aslında eşya değil, güzel hatıra biriktirmesi gerektiğini fark ediyorsun.

Çünkü sonunda geriye onlar kalıyor: Bir annenin “Yedin mi?” sorusu, bir babanın fazla konuşmadan gösterdiği sevgisi, çocuğunun küçücük eli, bir dostun gece yarısı açtığı telefon, beraber içilmiş bir çay, bir okul koridorunda duyduğun kahkaha, birinin yıllar sonra seni görünce gözlerinin gerçekten gülmesi... Hayat, büyük mutluluklardan çok kıymetini geç anladığımız küçük şeylerin toplamıymış.

Neşet Ertaş’ın söylediği gibi: “Özü gülmeyenin yüzü güler mi hiç?” Belki güler. İnsan yüzünü güldürmeyi öğreniyor çünkü. Fotoğraf çekilirken gülümsüyor. “İyiyim.” diyor. “Bir şey yok.” diyor. “Geçer.” diyor. Ama insan kendisinden saklanamıyor. Gece herkes çekilip hayatın gürültüsü sustuğunda, insanın karşısına yine kendisi oturuyor. İşte o masada yalan söylemek zor.

Belki önünde yine bir bardak çay vardır. Belki yine soğumuştur. Bakarsın bardağa; sonra geride kalan yıllara, gidenlere, kalanlara, kaybettiklerine, kazandığını sandıklarına... O zaman fark edersin: Zaman geçmiş. Hem de çok. Ama bazı şeyler hiç geçmemiş. Bir koku, bir ses, bir sokak, bir isim, bir türkü... Hâlâ aynı yerinden vuruyor insanı.

Evet… “Bir gün” dediğimiz şeyin takvimde bir karşılığı olmadığını bilmek. Ve çay henüz sıcakken içmek... Çünkü hayat bazen insanın önüne ikinci kez aynı bardağı koymuyor.

Şimdi masada yine bir çay var. Dumanı yavaş yavaş azalıyor. Bir yerlerde Neşet Ertaş’ın sazı çalıyor. Zaman yine bildiğini yapıyor: Geçiyor...

Ben mi?

Bir yudum alıyorum ve kendi kendime gülümsüyorum:

Çay soğumuş,
zaman geçmiş,
insanlar gelmiş, insanlar gitmiş...

Ben hâlâ aynı türküdeyim.

Ama şimdi biliyorum:
Türkü aynı olsa da, onu dinleyen insan artık aynı insan değil.