Geçtiğimiz günlerde, modern dünyanın hürriyetsiz koşturmacası içinde nefes almaya çalışırken kadim bir bedevi hikayesine yeniden rastladım. Hikayeyi çoğumuz biliriz ancak üzerinde ne kadar az düşündüğümüzü fildişi kulelerimizden sokağa adım attığımızda anlarız.
Hikaye bu ya; çölün kızgın kumları üzerinde devesiyle yol alan bir bedevi, susuzluktan ve bitkinlikten yol kenarına yığılmış bir adam görür. Hiç tereddüt etmeden devesinden iner, kırbasındaki son suyu adamın dudaklarına uzatır. Fakat o çaresiz görünen adam aslında bir hırsızdır. Kendine gelir gelmez bedeviyi iter, deveye atlar ve hızla uzaklaşmaya başlar.
Bedevi, arkasından el sallayıp öfkeyle lanetler yağdırmak yerine hırsıza doğru vakarla bağırır: "Dur! Deveyi aldın git, helali hoş olsun. Ama senden tek bir ricam var: Ne olur bu olayı kimseye anlatma!" Hırsız şaşırır, duraklar. Merakına yenik düşerek geri döner ve sorar: "Neden? Canını bağışladım, deveni aldım. Neden bunu gizlemek istiyorsun?" Bedevi modern çağın tüm sosyoloji kitaplarını tek bir cümlede özetleyecek o tarihi cevabı verir: "Eğer bu hırsızlığı anlatırsan, hikaye kulaktan kulağa yayılır. Gün gelir, bu çölde gerçekten susuzluktan, açlıktan ve çaresizlikten ölmek üzere olan dürüst bir adam gördüklerinde, insanlar kandırılma korkusuyla kafalarını çevirip yanından geçerler. İyilik köprüsü yıkılır, çölün ortasındaki o kutsal iyilik akarsuyu kurur."
Bu cümle, sadece kum tepeleri arasında yankılanan eski bir Ortadoğu masalı değildir. Bugün asfalttan yolların, gökyüzünü delen plazaların, devasa alışveriş merkezlerinin ve bizi birbirimize bağladığını iddia eden dijital ağların arasında sıkışıp kalan modern insanın tam kalbine saplanan bir ok gibidir. Hırsız sadece bir binek hayvanını, yani bugünün maddi karşılığıyla bir otomobili veya bir miktar parayı çalmamıştır. Hırsız, arkasında bıraktığı mağdurun insanlığa olan inancını, toplumun ise yüzyıllardır ilmek ilmek dokuduğu güven sermayesini çalmıştır. İşte bu yüzden en büyük hırsızlık, cepten alınan cüzdan değil, kolektif hafızadan ve kalpten çalınan güven duygusudur.
Bugün toplumsal olarak yakalandığımız en amansız, en bulaşıcı hastalık tam olarak budur: Bireysel kötülüklerin faturasını, kurumsallaşmış ve genlerimize işlemiş iyiliklere kesmek. Sokakta yürürken akşam eve götürecek bir ekmek parası için boynunu büken birini gördüğümüzde, aklımıza hemen sahtekarlar geliyor. Sonuçta ne mi oluyor? Kurunun yanında yaş da yanıyor; hırsızın faturasını, çöldeki gerçek ihtiyaç sahibine ödetiyoruz.
Bedevinin yüzyıllar önce korktuğu o ıssız ve tehlikeli çöl, artık sabahları işe gitmek için metroya bindiğimiz, akşamları evimize döndüğümüz modern şehirlerin ta kendisidir. İyilik akarsuyu, metropollerin egzoz dumanları ve beton blokları arasında hızla kuruyor. Üstelik bu durum sadece sokaktaki yardımlaşmayla da sınırlı değil; hayatın her alanında ilan edilmemiş bir şüphe sezonu hüküm sürüyor.
İş dünyasına bakın: Bir kişinin hatası yüzünden yüzlerce dürüst çalışan baskı altında kalıyor. İkili ilişkilere bakın: Geçmişte aldatılan insanlar, karşılarına çıkan herkese şüpheyle yaklaşıyor. Böylece toplum, herkesin birbirinden şüphelendiği kolektif bir yalnızlığa sürükleniyor.
Peki, bu karanlık döngüden çıkış yolu nedir? Kadim nasihatin bize anlatmak istediği asıl derin mesaj, kötülüğün bizi dönüştürmesine izin vermemektir. Eğer biz bir hırsız yüzünden çölde su vermeyi bırakırsak, eğer biz bir dolandırıcı yüzünden bir yetimin elinden tutmaktan vazgeçersek, hırsız o deveyi çalmakla kalmamış, bizim insanlığımızı da esir almış demektir.
Kendimizi korumak, rasyonel önlemler almak elbette doğal hakkımızdır. Ancak bu koruma kalkanı bizi vicdansızlaştırmamalıdır. Kötülüğün gerçek panzehiri, her şeyden şüphe duymak değil; akıllıca, organize ve kararlı bir şekilde iyilikte direnmektir.
Gözümüzü gerçeklere kapatmayacağız, dünyadaki kötülüğü göreceğiz ama kalbimizi de asla mühürlemeyeceğiz. Unutmayalım ki insanı insan yapan ve ayakta tutan şey, sahip olduğu malların çokluğu değil; onları kaybettiğinde bile korumaya çalıştığı toplumsal vicdanıdır. İyilik akarsuyunu kurutmayın; çünkü o su bittiğinde, hepimiz çölde susuzluktan öleceğiz.