Trabzonspor, Galatasaray’a sahada 4-0’lık tarihi bir cevap verdi, maç bitti ama hikâye PFDK’da devam etti! Sanki Trabzonspor her kazandığında birileri masanın başına geçip yeni bir dosya arıyor. Taraftarın tezahüratı, tribündeki pankart, saha olayları...

Sonuç yine aynı: İhtar, tribün blokajı ve 560 bin liralık ceza! Elbette kurallar uygulanacak. Tribünde yapılan her ihlal görmezden gelinsin demiyoruz. Ancak futbolun gerçek adaleti, kuralların varlığından çok herkese aynı şekilde uygulanıp uygulanmadığıyla ölçülür. Trabzonspor söz konusu olduğunda artık ortaya çıkan tablo tesadüf sınırlarını zorlayan bir görüntü veriyor. Bir maç bitiyor, Trabzonspor’un karşısına yeni bir PFDK dosyası çıkıyor. Bir ceza tamamlanmadan diğeri geliyor. Sanki Trabzonspor’un formasının yanında bir de PFDK dosyası taşınıyor!

Peki neden?

Trabzonspor’un sahadaki başarısına masa başında sürekli yeni bir gündem eklemek Türk futboluna ne kazandırıyor? Futbol sahada oynanır, cezalar üzerinden yeniden yazılmaz! Trabzonspor 4-0 kazanmış. Bırakın konuşulan 4-0 olsun. Bırakın futbol sahada kalsın. Eğer kural varsa herkese uygulansın, ihlal varsa gereği yapılsın. Ama aynı hassasiyet, aynı kararlılık ve aynı ölçü bütün takımlar için gösterilsin. Çünkü adalet, sadece ceza vermek değildir. Adalet, herkese aynı mesafede durabilmektir. Trabzonspor’un sahada rakibi çok. Buna alışığız. Ama masada da sürekli rakip aramayın! Bırakın Trabzonspor futbolunu oynasın. Bırakın 4-0’ın yankısı tribünlerde ve sahalarda kalsın. Trabzonspor kazandıkça dosya değil, futbol konuşulsun!

PUANLAR MI GİTTİ MİLLİ DUYGULAR MI?

Fransa’dan 1-0, İtalya’dan 4-1… İnsanın canını sadece kaybedilen puanlar yakmıyor. Asıl düşündüren, Milli Takım formasının ve milli duygunun nasıl yönetildiği!

Montella’nın Milli Takım’ı artık bir takım görüntüsünden çok, zigzag çizen bir tercih tablosuna benziyor. Bir maçta kadro dışı bıraktığın oyuncuyu diğer maçta sahaya sürüyorsun. Kulübünde doğru dürüst oynamayan, form grafiği tartışmalı futbolculara forma veriyorsun; formda olanları ise tribünde bırakabiliyorsun.

Peki bu hangi ölçü?

Milli Takım formasının adı büyük.

O formanın içinde adalet, liyakat ve forma rekabeti olmalı.

Kimsenin milli takımda forma giymesi problem değil. Problem, formanın hangi kritere göre dağıtıldığının artık sorgulanır hale gelmesi.

Fransa’ya kaybettik, İtalya’dan dört yedik.

Yenilgi futbolun içinde var.

Ama insan şunu sormadan edemiyor:

Biz puanları mı kaybediyoruz, yoksa Milli Takım’ın ruhunu mu?

Montella’nın tercihleri bu ülkenin futbol kamuoyunda ciddi soru işaretleri oluşturuyorsa, bunun adı artık sadece bir mağlubiyet değildir.

Milli Takım, teknik direktörün kişisel deneme tahtası değildir. Ay-yıldızlı forma, herkesin üzerinde taşıdığı ama kimsenin kafasına göre şekillendiremeyeceği kadar değerlidir.

Ve artık şu sorunun cevabı verilmelidir:

Bu zigzag daha ne kadar devam edecek?

ÇİVİ ÇIKTIYSA, DUVARI SÖKME ZAMANI!

Türk futbolunda yıllardır konuşulan hakem tartışmalarının üzerine bir de gözaltılar eklendi. MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu 7 kişinin, “mobbing” ve “resmi belgede sahtecilik” iddiaları kapsamında gözaltına alınması, futbolun artık halının altına süpürülecek bir meselesi kalmadığını gösteriyor.

Burada kimse peşinen suçlu ilan edilmemeli.

Kararı hukuk verecek.

Ama soruşturmanın sonuna kadar gidilmesi gerektiği de apaçık ortada.

Çünkü mesele sadece bir hakem, bir maç ya da bir kulüp meselesi değildir.

Mesele adalettir! Hakem ataması şaibeli olacak, puanlama tartışılacak, klasmanlar sorgulanacak, sonra da futbolcudan, kulüpten, taraftardan “adil olun” denilecek!

Olmaz! Futbolun çivisi yerinden oynadıysa, artık çiviyi yerine çakmanın değil, önce duvarın içini kontrol etmenin zamanı gelmiştir.

Kim varsa, ne varsa, nereye kadar gidiyorsa gidilsin.

Beyaz bir sayfa açılacaksa, o sayfa kalemle değil; cesaretle açılmalı.

Temiz futbol istiyorsak, soruşturmanın ucu kimseye göre kısaltılmamalı.

Çünkü futbolun adaleti birilerinin cebinde değil, sahanın ortasında olmalı.

Ve unutulmasın: Kirlenen futbolu temizlemek için önce kirin kaynağını bulmak gerekir.

HAZIR KÖFTE YERİNE BİR KİLO KIYMA

Faroz’da eskiden ne günler vardı da… Şimdi oturup konuşunca insanın yüzünde istemeden bir gülümseme beliriyor. Rahmetli Ergun Kantarcı, Sebatspor’da, Rizespor’da ve daha nice takımda top koşturmuş, iyi futbolcuydu. Futbol oynadığı yıllarda Beşiktaş’ta oynayan rahmetli arkadaşı Yusuf’la arada Trabzon’a gelirler, soluğu bizim Faroz’da alırlardı. Rahmetli Ergun Kantarcı futbolu bıraktıktan sonra Teknik Direktörlüğe devam etti. Kimi zaman Odabaşı’nın deniz kenarındaki çay bahçesinde, kimi zaman eski Faroz Limanı’nda oturup laflarlardı.

Bir gün yine lise bahçesinde top oynadıktan sonra Faroz’a gelirler. Yanlarında Reşit Abi de var. Ergun Abi bir ara Reşit’e döner: “Ula Reşit, Kadınlar Pazarı’nın altında Kenan Türk’ün kasabı var. Git, Kenan abiye benim selamımı söyle. Bir kilo pişmemiş hazır köfte versin.” Reşit Abi de “Tamam abi.” deyip gider.

Kenan Türk’ün kasabına varır:

“Kenan Abi, beni Ergun Abi gönderdi. Bir kilo kıyma istiyor.”

Kenan Abi de kıymayı çeker, poşete koyar, Reşit’e verir.

Reşit Abi poşeti alıp Faroz’a döner.

Ergun Abi hazır köfte bekliyor tabii.

Poşet açılır...

Ula ne görelim! İçinden bildiğin bir kilo çekilmiş kıyma çıkar.

Ergun Abi Reşit’e bakar:

“Ula Reşit bizi arkadaşlara rezil ettin!”

Reşit Abi de hiç bozuntuya vermeden:

“Abi ben nereden bileyim hazır çiğ köftenin böyle yapıldığını? Hayatımda hiç görmedim ki!”, o gün orada kopan gülüşü var ya... Şimdi a Rahmetli Ergun Kantarcı Abi yok, Yusuf yok. Eski Faroz da yok artık. Ama o günlerin hatırası hâlâ bizimle. Bir kilo kıyma, bir yanlış anlama... Ama geriye koca bir dostluk ve unutulmaz bir Faroz hikâyesi kaldı.

MEZARLIĞIN SAHİBİ NEREDE?

Bizim Gamış Orhan’ın elinden gelmeyen iş yoktur. İyi aşçıdır, iyi ses sanatçısıdır, bir de mezarlık yıkayıcısıdır. Yani adamın mahareti saymakla bitmez. Bayramlar yaklaştı mı Orhan’ın mesaisi de başlar. Yıllarca İstanbul’da yaşar, yazları Trabzon’a gelir. Bir bayram öncesiydi. Suat abi daha Trabzon’a gelmeden Orhan’ı aradı: “Orhan, Sülüklü’de bizim aile mezarlığı var. Bir el at da temizleyiver.”

“Tamam abi,” dedi Orhan.

Bayrama birkaç gün kala soluğu Sülüklü Mezarlığı’nda aldı. Suat abinin annesiyle babasının yattığı mezarlığı güzelce temizledi, otlarını aldı, çevresini düzeltti. İşini de öyle baştan savma yapmaz, hakkını vererek yapardı. Suat abi zaten mezarlığı temizlemeden parasını banka hesabına yatırmıştı.

Orhan işi bitirdi, sonra gözünü yan taraftaki mezarlığa dikti. “Bunu da temizleyeyim,” dedi.

Ama hesap bir türlü tutmadı. Mezarlığın bir tarafını temizliyor, öbür tarafına bakıyor. Elindeki işe devam ediyor ama gözü sürekli mezarlığın kapısında...

“Acaba sahibi gelir mi?”

Bekledi.

Biraz daha bekledi.

Saatler geçti.

Ne gelen var, ne giden...

Orhan’ın gözü kapıda, eli temizlikteydi.

Sonunda sabır taşı çatladı.

“Ula,” dedi kendi kendine, “ben bu kadar temizliği boşuna mı yaptım? Demek burası sahipsiz mezarlık!”

İsyan bayrağını çekti.

Söylene söylene elindeki işi bıraktı, mezarlıktan çıktı.

O gün Orhan bir gerçeği daha öğrendi:

Mezarlığın sahibi belli değilse, temizliği de gönüllülükten öteye geçmiyordu.

Bayram geldi, mezarlıklar temizlendi.

Ama bizim Orhan’ın aklında tek bir soru kaldı:

“Ula, o yan taraftaki mezarın sahibi kimdi?”

ULA SEN DE Mİ TRABZONSPOR’LUSUN?

Dedim ya, amca kesin yalan konuşmaz. Onun anlattıklarının her birinde mutlaka bir gerçek vardır. Gerçek nerede biter, amcanın hayal gücü nerede başlar, onu da kendisi bilir! Geçenlerde yine bir anısını anlattı. “Damda uzanmışım. Işığı söndürdüm, yatıyorum. Televizyon seyrediyorum. Bir sinek odanın içinde dolanıyor. Bir baktım, gözleri yemyeşil!” Buraya kadar eyvallah… Ama İdris Amca’nın hikâyesi burada bitmez.

“Ayağa kalktım, sineği yakalamak için çok uğraştım. Sonunda yakaladım. Bir gözünü çıkardım, baktım mavi! Diğer gözünü çıkardım, baktım bordo!” Sonra sineğe şöyle demiş: “Ula sen de mi Trabzonsporlusun?” İşte İdris Amca budur! Millet sineği görünce kovalar, bizim amca sineğin taraftar kimliğini sorgular. Gerçi haklı… O kadar uğraşıp sineği yakalamış, iki gözünü de çıkarmış. Sineğin gözleri bordo-mavi çıkınca da insan ister istemez merak ediyor: “Acaba bu sinek de bizim tribünden mi?” İdris Amca’nın anlattıkları bazen akla sığmaz… Ama nedense hep gönle sığar. Çünkü onun hikâyelerinde balık da Trabzonsporlu, sinek de… Eh, geriye bir tek martı kaldı!