Şu sıralar arşivdeki eski fotoğrafları karıştırıp duruyorum. “Nereden nereye?” diyerek yazdıracak o kadar anıyı hatırlatıp, adeta yeniden yaşatıyorlar ki…

Önceki gün, ben diyeyim “Adam gibi adam”, siz söyleyin “Doğru adam” Adnan Kahveci’yi, Trabzon’un artık yerle bir olmuş eski Çömlekçi semtine kurulan Rus Pazarı’nda korumasız yakalamamızı hatırlatan fotoğrafları paylaşmıştık.

Dünde Türkiye ile 1988 öncesi Rusya ile sonrasında ise Gürcistan’la olan Sarp Sınır Kapısı fotoğrafları önümüze düştü.

Anadolu Ajansı’nda muhabirlik yaparken o tarihlerde kapalı olan Sarp Sınır Kapısı’nda 28 Mart 1988 tarihinde bugün Gürcistan olarak adlandırılan, ancak Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Sarpi köyünün fotoğrafını bizim taraftaki Sarp’ta yer alan caminin minaresinden çekebilmek için ne kadar zorlandığımı, hele hele bizim güvenlikçilerden nasıl kurtulmaya çalıştığımı hatırladım. Yani fotoğraf çekmenin bile yasak olduğu süreci…

Çok değil, Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başlamasından üzerinden 4 ay geçtikten sonra, 31 Ağustos 1988’de Sarp Sınır Kapısı’nın açılışına canlı şahitlik edebilme fırsatını yakalayıp, o anı da foto muhabiri meslektaşım rahmet Turgut Özdemir’in deklanşöründen kayıt altına aldık.

Zamanın Başbakanı Turgut Özal ve eşi Semra Özal ile birlikte Türkiye’nin Sarp tarafından, Gürcistan’ın Sarpi kesimine de açılış vesilesi ile pasaportsuz ilk geçişlerimizi yapmıştık.

İşte yoruma gerek duydurmayan o iki fotoğraf ve altlarına yazılanlar:

ALIŞKANLIKLAR VE VAZGEÇMEK…

Önce; “En kötü gerçeğin, en güzel yalandan iyi olduğunu” bir kere daha hatırlatalım.

Sonra da Yunus Emre’nin, “Her ne arar isen kendinde ara” uyarısını yaptığı dizeleri bir kez daha okuyalım.

Ardından da, söz konusu yanlış, kabahat olup da, işler yolunda gitmeyince suçu hep başkalarında, başka yerlerde aramak alışkanlığından vazgeçelim.

Vazgeçmek gerek! Çünkü “Alışkanlıklar paslı çivilere benzer. Söküp atmak zordur.”

TERÖR İLE TERÖRİST UNUTULACAK İSE…

Her ne kadar Muallim Naci;
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” yani, “insan aklının bir özelliği de unutmasıdır” demiş olsa da, öylesi yaşanmışlıklar vardır ki, kimilerini insanlar ölene dek unutmazlar!

Hiç uzatmaya, evelemeye gevelemeye gerek yok!

Terörsüz Türkiye” hesabına (ki olması gereken budur) yapılması lazım olanlardan biri de, kanaatimce (doğru bulmasam bile), “geçmişi unutturmak” tır.

İyi ama nereye baksak, Türk Devleti’nin bekası için, dış güçlerin payandalığını yapanların 1984’den bu yana yaşamlarına son verdiği, şehit ettiği, güvenlik kuvvetlerinden öğretmenine, kundaktaki bebekten gözlerinin feri kurumuş dedeye kadar 50 bine yakın insanımız ve bunlardan binlercesinin isminin verildiği üst geçitler, okullar, kütüphaneler…

Gel de unut bakayım!

Yazmaya devam etmek bile zor geliyor!

DÜNDEN BUGÜNE

Çalışan çok üretip, arz,

Yatan ise az üretip, çok konuşuyor!

Eylül 2018’de gerçeği satırlara sığdırmaya çalışarak paylaşmaya gayret etmişiz.

Peki, o günden bugüne, yani aradan 8 yıl gibi kısa bir zaman da olsa geçilmesine rağmen, değişen ne olmuş?

Kimler az, kimler çok konuşmuş? Ya da “Aynı ham, aynı tas” hesabına hiç değişmemiş, değiştirmemişler…

“Yorumsuz” diyerek tekrar paylaşmakta yarar var!

*

2018 ürünü fındık rekoltesi 500 bin civarında gerçekleşeceği tahmin edildiğine göre, 700 bin hektarlık alanda dönüm başına ortalama 70 kilo fındık üretebilmişiz demektir.

İyi de, bazı kurum ve kuruluşların, ya kişilerin kimisinin “örnek”, kimisinin “model”, kimisinin “iyi” ismini verdikleri bahçelerde Trabzon’da 200, Ordu’da 400, Samsun’da 500 kilo fındık üretilebildi.

Bu nasıl mı oldu?

Şimdilik kısaca şu kadarını belirteyim:

Bu bahçelerin sahipleri yılda 150 gün fındığın yanına uğradılar. Susuz kalınca suladılar. Her türlü ilaçlı mücadeleyi yaptılar. Acele etmediler. Fındığı olgunlaşmadan toplamadılar.

Böylelikle çok çalışıp, çok üretip, çok kazandılar.

Ortalama 70 kilo üretenler mi?

Yan gelip yattılar. “Fındığın suya ihtiyacı olur?” diyenlerle dalga geçtiler. Zararlılara karşı hiç ilaç kullanmadılar. Bahçeye de sadece toplamak, ya da toplatmak için daldılar.

Ondan sonra da sanki bunların tümünü yapmış gibi rakamları alt alta yazarak “fındığın kilosunu 11-12 liraya mal eyledik” diye “bol keseden, abartılı” salladılar! Onlar adına, aslında onlar gibi olanlar da bol ve boş lâfları halâ da sallamaya devam ediyorlar.

İşin özeti mi? Ezcümle: Fındıkta çok çalışıp, çok üretenler (başta Batı Karadeniz’dekiler olduğu gibi) az konuşuyor.

Çok yatıp, az üretenler ise (çoğunluk Doğu Karadeniz’de olduğu gibi) çok konuşuyorlar.

O zaman bizim de aklımıza; “Az lâf imandan, çok lâf nifaktandır” sözü de gelmiyor değil!

KISSADAN HİSSE

Geçmişte meydanlarda “Önce Maneviyat” pankartı açanların, şimdiler de dillerinden düşürmedikleri; “Her işin başı maddiyat” olunca, ister istemez “kıssadan hisse” deyip, almasını becerebilenler için tekrarlayıp duruyoruz!

İşte onlardan biri daha:

*

Selçuklu Sultanı avdan gelirken tarlasında yorgun argın çalışan bir çiftçiye rastlar.

Onu saraya getirir. Hazineye indirerek önüne bir çuval altın atıp, taşıyabileceği miktarda altın almasını söyler.

Çiftçi düşünür, düşünür ve bir avuç altın alır.

Sultan ona niçin çuvalla değil de, avuçla aldığını sorduğu zaman çiftçi; "Sultanım bana, benim taşıyabileceğim servet değil, beni taşıyabilecek servet lazım" der!