“Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendinin araması ve müdafaa etmesi” diye başlayarak Cumhuriyet’i anlatma, yaşatma ve benimsetme sürecini vefatına kadar sürdüren Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve minnet ile anmak için, bugünkü gibi Cumhuriyet’in ilan edilişinin yıldönümünü, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u beklemek gerekmiyor.
Yılın 12 ayında, 30 gününde, 24 saatinde, 60 dakikasında, 60 saniyesinde, 60 salise içinde önce Allah’a hamd etmek, ardından O’nun var ettikleri içinden Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte İstiklal Savaşı’nı Mehmet Akif’in “Garbın afâkını da sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyerek dile getirdiğine layık Milli Mücadele Arkadaşlarını hiç unutmamak gerekir.
Çünkü “Cumhuriyet’i biz kurduk, yaşatacak olan sizlersiniz” ile emaneti Onlardan sonra yüklenenlerin, O’na ihanet etme hakları şartlar ne olursa olsun asla yoktur.
Hele hele, “Dünya tarihinde ilk demokrasiyi kuran ve ilk kez iki meclisli parlamentoyu tesis eden Türkler” diye tarif edilen bir milletten iseniz…

Meşhur tarihçimiz İsmail Hami Danışment’in ortaya koyduğu gerçek şudur ki; Orta Asya’daki göçebe Türk imparatorluklarının bile dünyada misli görülmemiş bir takım demokrasi esaslarına kadar dayanmaktadır.
Batı ilminin tespitlerine göre, ilk demokrasiyi de, parlamentoyu da bundan 5 bin yıl evvel kuran Türkler olmuşlardır.
İslamiyet ile birlikte devlet teşkilatında bugün Montesguie’ye yasama-yürütme-yargı misaliyle mal edilen kuvvetler ayrılığı prensibi de Hz. Ömer devrinde başlamıştır. İdare ve yargı ayrımı yapılmış, bunun yanında devletin en yüksek müzakere ve karar organı olarak bir şura kurulmuştur.
Asırlar boyu demokrasi ve Cumhuriyet için örnek teşkil eden bir millet daha sonra nasıl olmuş ve de Atatürk’ün “Yeni Baştan İnşası”nı gerektiren noktaya getirilmiştir? Bu çok uzun hikaye!
Bugün; adeta tüm bunların bir “masalmış gibi” yutturulmak istendiği, bunda da “Atatürk adına din düşmanlığı yapanlar ile din adına Atatürk düşmanlığı yapanların” el ele verip Türk ve Türkiye karşıtlığında bu milleti ve bu ülkeyi sevmeyenlerin mesafeler aldıkları bir süreçleri yaşadık, kısmen de yine yaşıyoruz.
Atatürk’ün, “Gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olabilirler” diye tarif ettiklerinin de el altından-üstünden katkıları ile!
Ancak, tarih göstermiştir ki, hainler hiçbir zaman “insan ruhsatı” alamamış, korkaklar da hiçbir dönemde, “Zafer abidesi” dikememişlerdir.
NOT: Bu yazı 29 Ekim 2002’de kaleme alınmıştır
ELİF’İN KAĞNISI…
Cumhuriyeti en iyi yazanlar, kuruluşunu, o zaman diliminin önünü arkasını yaşayanlardır.
Sonrasında ise çocukluğunda Cumhuriyet Bayramlarını, bayram tadında kutlama şansını yakalamış olanlar vardır.
Onun içindir, “Birkaç satır ile Cumhuriyeti” dediğimde, “Bayramlarını mı?” diye sorup, “Çocukluk yıllarına dön diyorsun bana” diyerek devam etti.

“İlkokulda bayramların vazgeçilmez şiirini, çocuk olarak bizim, Elif’in Kağnısı adını verdiğimiz, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Mustafa Kemal’in Kağnısı şiirini okumamı hatırladım.”
Sonra durdu, dalgınlaştı, durgunlaştı ve gözleri dolu dolu olduğunda söylenmeye devam etti:
“Bazen öylesine bir hislenme, öylesi bir heyecan kaplardaki benliğimi, sesim titrer, gözlerim dolar, yaşlar yanaklarımdan süzülürdü.
Kurtuluş Savaşı’nın yokluklar içinden hangi fedakarlıklarla varlığa dönüştürüldüğünü, Cumhuriyet ile nasıl taçlandırıldığını, o çocuk halimle, şiirin satırlarına sığınarak anlaşılabilecek, anlatılabilecek bir duygu değildi ki, ben şiiri herkesin anlayabileceği şekilde okuyabileyim!”
“Şiiri hatırlıyor musun?” diye sorduğumda kelimeler yine birer inci tanesi gibi dökülmeye, nemlenen gözlerden yaşlar yine yanaklardan süzülmeye başlamıştı bile!
Yorulan kocabaşın yerine, cephane yükle arabaya kendisini koşan Elif Bacı olmuştu sanki:
“Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden” diye hıçkıra hıçkıra ağlayarak tamamlayabildi dizeleri…
Sonra gözyaşlarını sildi, gözleri çakmak çakmak, dilinden o inançlı ve kararlı satırlar döküldü:
“Cumhuriyet, geçmişten kalan bir miras olduğu kadar, gelecek nesillere taşımamız gereken büyük bir sorumluluktur.”
NASIL MI KAZANILMIŞ? NASIL MI KURULMUŞ?
Bakmasını değil, görmesine bilenler için…
Duymayı değil, akıl ile anlamayı becerebilenler için…
Bu Millet, bu Devlet, bu Cumhuriyet nasıl kazanılmış?
Nasıl kurulmuş?
Allah’ın “İnsan” diye yaratıp, “Akıl” ile donatıp, “Kul” hanesine kayıt ederek, kullanılsın diye “İrade” verdiklerinden olup da anlayabilenler için Giresun-Görele’li, eski Milli Eğitim Bakanları’ndan düşünür, yazar, devlet adamı Hasan Ali Yücel’in şu muhteşem 4 mısralık dizeleri yeter de artar bile:

“Ölümsüz bir milletin tarihe saygısını,
Bakmasını bilirsen, burada göreceksin.
Nasıl silmiş ecdadım ölümün kaygısını,
Mezar taşlarına bak, ölümü seveceksin.”
VİCDANI OLAN ANLAR…
Bir dostumun, yazar-düşünür Victor Hugo’nun, “Vicdan, insanın içindeki Tanrı’dır” sözünü hatırlattık sonra, “Her sabah bizi sarsarak uyandıran dürüst sestir”i ilave etmesi, kendini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayan herkesin (tabi ki vicdanı olanların), 29 Ekim sabahında gözlerini açtığında ilk akla getirmeleri gerekenin ne olduğunu ifade etmektedir.
*
Olabilir ya, (zaten de oluyor, olanlar var) vicdanı kayba uğramışlar (mazeret sayılmaz ya) yok mudur?
Olmaz mı?
Onlardan da (vicdansızlardan) bundan 14 yıl önce, yine bir 29 Ekim günü, Satır Arası’nda söz eylemişiz.
İşte o satırlar:
*
Cumhuriyeti anlamayanlar
Cumhuriyet fazilettir.
Ama fazileti bilene, anlayana göre…

Cumhuriyetin Kaf dağının ardından Türkiye’ye hangi şart ve zorluklarda getirildiğini görmeyen, duymayan ve anlamayanlara ne denebilir ki?
Kur-an-ı Kerim’de A’râf Suresi Ayet 179’da Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
-“And olsun ki biz cinler ve insanlardan kalpleri olup ta anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik.”
