O zaman hiç uzatmaya, hatta evelemeye-gevelemeye, dahası mazeret aramaya gerek yok! Baş harflerini baz alarak “4H” dediklerimize, artı bir “H”de eklenerek Türk Futbolu, ben o diyeyim “Verilmiş”, siz söyleyin “Emanet edilmiş” ise, garabetlik adına yapacak bir şey kalmamış demektir!

4H’ler neler mi?

Haksızlık.

Hukuksuzluk.

Hadsizlik.

Haketmemezlik.

4H’yi taşıyan ve artı-1 olan “H”yi de yazmama gerek var mı?

GAZETECİ TARAF OLAMAZ…

Hele hele taraftar hiç olamaz!

Neden mi?

Çünkü bu mesleği icra etmeyi kabul edenler tarafını en baştan, tarafsızlık adına zaten seçmiştir.

O da muhabirlikte 5N-1K’yı, yazarlıkta ise hiç kimseye yan ve yandaş olmadan kamu adına kalem oynatmayı, söz eylemeyi en baştan hareket tarzı olarak seçerek bu işe atılmışlardır.

Nasıl?

Gazeteciliğin doğrusu, bugünkü uygulamaların tam tersi değil mi?

BÖYLE TARAFTARLIK RAKİBE GEREK BIRAKMAZ!

Hiç uzatmadan, fazla söze gerek bırakmadan önce son yıllarda siyaset ve spor medyasında yaşanan mevcut gerçeği değil de olması gerekeni bir kez daha net bir şekilde tek cümle ile kayıt altına alalım:

“Gazeteci, basın, medya, iletişim mensubu olarak tanımlanan, tarif edilenlerden ama muhabir, ama yazar, ama yorumcu her ne iseniz, kamu adına bir mesleği icra ettiğiniz için önceliğiniz tarafsız olmaya çalışmak, toplum adına hareket etmektir.”

Hadi diyelim, “Olabildiği kadar tarafsız gözle bakıp, araştırarak mesleğinizi yapmak zorundasınız!”

Ama maalesef her konu ile ilgili ve alâkadar olan Türkiye Basını’n da söz konusu “Amaca ulaşmak için her yolun mubah” sayıldığı siyaset ve kazanmayı da “Tuttuğu takıma göre görüp dile getirme” üzerine kurulan spor da (özelliklede futbol) gazetecilik treni raydan çıkmıştır.

Raydan çıkınca da siyasettekiler adeta kapıkulu askeri, sahibinin sesi olarak işlerini ifa ederken, spordakiler de nerede ise fanatik taraftarlığa bile nal toplayacak şekilde işi holiganlığa kadar vardırmışlardır.

İşte o zaman da, işlerini tarafsız gözle yapmaktan uzaklaşıp, taşıdıkları fikre ve taraftarı oldukları takıma bile yapar hale gelmişlerdir ki bunun sonuç adına tek tarifi şudur:

“Böyle dostunuz, taraftarınız var ise, düşmana ihtiyacınız yoktur.”

Olması, yapılması gereken de çok açık ve nettir:

Bir kez daha tekrarlayalım, bu işi yapanlara hatırlatalım:

Basının işi, eksikleri ve yanlışları dile getirerek, doğruya hizmet, dolayısıyla dostlara iyilik etmektir.

CUMHURİYETİ DİYANET’TEN DİNLEMEK…

Son çeyrek aşırı dikkate alarak ifade edip de, “Diyanet’in Cumhuriyet’in hakkını teslim eden mesajlarını özlemiştik” dersek, abartmış olmayız değil mi?

Hasret dünkü Cuma Hutbesi’n de sona erdirildi, hatta “Cumhuriyet’in hakkı da teslim edildi” diyebiliriz.

“Allah (cc) adaleti emreder…” ayeti ile tamamlanan Diyanet tarafından okutulan Hutbe’de ki mesajın bir kısmını paylaşmak da Cumhuriyet’in hakkını teslim etmek için bizim borcumuzdur.

“Cumhuriyetin ilanının 103. yıl dönümünde şu hakikati bir kez daha dile getirelim ki, bizler; hür olmanın onuruyla yaşadığımız vatanımızı birlik ve beraberliğimiz sayesinde kendimize yurt kıldık. İstikbalimizin şahidi ezanlarımızı kardeşlik bağımızla semalarda yankılattık. İstiklalimizin sembolü bayrağımızı el ele vererek göklerde dalgalandırdık. Aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin emaneti olan mukaddes değerleri, tek yürek oluşumuz sayesinde koruduk. İhanet, fitne ve fesat hareketlerinin karşısında yekvücut durarak huzurumuzu muhafaza ettik.”

NETANYAHU MU? İSRAİL Mİ?

Başta Filistin olmak üzere, Ortadoğu’da yaşananları sadece Netanyahu’ya bağlayanların yanlışına “Kişilerin yaptığına değil, İsrail’in politikalarına bakın” diyerek karşı çıkmamıza itiraz edenler vardı ya…

Hele hele sanki “Netanyahu gidecek. İsrail geri tepecek. Zulüm bitecek” sananlar!

Oysa “Bu bir plan program dahilinde ve Büyükİsrail hedeflerine yöneliktir. Kim gelirse gelsin aynen devam eder, edecek” diyerek, “Hep gelen, gideni aratmıştır” gerçeğini araştırarak, defalarca ortaya koyduk.

Ama buna rağmen, İsrail’in varlığını, devlet politikasına değil de, kişilere bağlamaya çalışanlar bir türlü anlamadılar. Ya da anlamak istemediler!

İşte son seçimlerdeki sonuçlar ortada. Netanyahu yine birinci parti çıktı.

Diyeceksiniz ki, “Şayet İsrail halkı bizim televizyonları izlemiş, ya da Türkiye tarafından yapılmış açıklamalara kulak kabartmış ise, zaten gidip oyunu Netanyahu’ya verecekti! Eskisi kadar olmasa bile verdi de.”

Ulusal medya da bu durumu yani “Kişilere değil İsrail’e bakmak” gerektiğini bir tek Yenişafak Gazetesi manşetine aynen şöyle taşıdı:

FINDIĞIN GİDİŞATI…

Bir zamanlar yüzde 85’lik, şimdilerde ise yüzde 50’ye kadar inen orana rağmen halâ “Dünya fındık üretiminde ilk sırada yer alan Türkiye” diyebiliyor isek, bilin ki, çok yakın bir gelecekte bundan da yoksun kalacağız.

Çünkü gidişat zaten bunu gösteriyor.

“Görünen nedir. Olacak nedir?” diye soracak iseniz işte yoruma bile gerek bıraktırmayacak net cevap:

“Türkiye’de fındığın ana üretim bölgesi olan Ordu’nun Ünye ilçesinin doğusundaki kesim, Ünye’nin batısından Kocaeli’ne kadar uzanan kesime tamamen yenik düşecek. Türkiye’de batı kesimi üstünlük sağlasa da, Dünya da diğer üretici ülkeler yakın bir gelecekte üstünlüğü ele alacaklardır.”

DÜNDEN BUGÜNE

31 Ekim 2015’de Satır Arası sütunlarında “Ahlâk ve Karakter” başlığı atarak satırlara dökmüşüz.

Aynen şöyle:

Russel Gough; "Karakteriniz kaderinizdir" adlı kitabında şöyle diyor:

"Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi olanı yapacak karaktere sahip olmaktır."

Evet.

Eğer karakter gelişmemiş ise tahsil işe yaramıyor.

Unutmayalım; banka hortumlayanlar, devleti soyanlar, rüşvet alanlar, vatanı çıkarı uğruna satanlar, teşvik verenler, birilerini hakir görüp aşağılamakla yükseleceklerini zannedenler, büyüdükçe mütevazi olmayı beceremeyenler, kendilerinin vazgeçilemez olduğunu sananlar, verildikçe daha çok isteyenler, aklı ve vicdanı yerine fıtratını kullananlar hep tahsilli (!) adamlardır...

Demek ki Roosevelt boşuna; "Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir belâ kazandırmaktır" dememiş.

KISSADAN HİSSE

Duaya inan(ma)mak!

Küçük kasabanın birinde, caminin tam karşısına bir adam genelev inşa ediyormuş.

İmam ve cemaat itiraz etmişler.

Ama hukuken ellerinden bir şey gelmediği için, beddua edip durmuşlar. İnşaat ilerlemiş, açılışa birkaç gün kala, yıldırım düşmüş ve genelev yerle bir olmuş.

Genelev sahibi, cami imamını ve cemaati savcılığa şikâyet etmiş: "Bunlar bana beddua ettiler, yıldırım bu yüzden düştü" demiş.

İmam ile cemaat ise, "Hiç bedduadan dolayı yıldırım düşer mi?" diye itiraz ediyormuş.

Her iki taraftan belgeleri alan savcı, kara kara düşünmeye başlamış: "Ortada tuhaf bir durum var! Taraflardan biri, duanın ya da bedduanın gücüne inanan bir genelev sahibi. Diğeri ise, bunların gücüne kesinlikle inanmayan imam ve cemaati."