Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filminde küçücük bir çocuğun cebinde taşıdığı yumurta, aslında kocaman bir dünyanın hikâyesini anlatır bize. Bugün unuttuğumuz, belki de unutturduğumuz bir dünyanın…
Filmde küçük Ali, babasından müzikli bir saat ister. Babası, saati düşürüp kıracağını düşünerek almak istemez. Halası ise Ali’ye bir yumurta verir. Eğer yumurtayı kırmadan kırk gün boyunca cebinde taşıyabilirse babasını saat almaya ikna edeceğini söyler. Ali için artık mesele yalnızca bir saate sahip olmak değildir. İstediği şeye kavuşabilmek için kırk gün boyunca dikkatli olması, sabretmesi ve kendisine verilen sorumluluğu yerine getirmesi gerekmektedir.
Tam bu sırada, kasabada film çekimleriyle uğraşan yönetmen oğlu, Ali’ye bir öneride bulunur:
-Ali, sen bunu kaynatıp taşırsan kırılmaz.
Çocuğun cevabı ise filmin en kıymetli derslerinden birini saklar:
-Olmaz, hilelik olur.
Bir tarafta istediği oyuncağa, saate ya da istediği her şeye hemen kavuşan çocuk; diğer tarafta arzusuna ulaşmak için beklemeyi, emek vermeyi, kendisine emanet edileni korumayı öğrenen bir çocuk…Aralarında yalnızca bir saatlik değil, dünyayı algılama ve zamanı kavrama biçimleri bakımından koca bir uçurum var. Çünkü Ali’nin cebindeki yumurta, aslında bir saatin bedeli değildir. Sabırdır, güvendir, sorumluluktur. Bir amaca ulaşmak için çaba göstermenin, kolayına kaçmadan başarıya ulaşmanın küçük ama unutulmaz bir dersidir. Üstelik Ali, kendisine sunulan kestirme yolu reddeder. Çünkü onun için mesele yalnızca yumurtayı kırmadan taşımak değildir; bunu doğru yoldan başarmaktır. Henüz küçücük yaşında, sonuca ulaşmak kadar o sonuca nasıl ulaşıldığının da önemli olduğunu bilmektedir.
Peki biz çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
Çocuklarımız bir şey istediğinde çoğu zaman hemen alıyoruz. Böylece çocuklarımızın istekleri büyürken bekleme süreleri kısalıyor, sahip oldukları artarken sahip olduklarının kıymetini bilme duyguları zayıflayabiliyor. Elbette bir çocuğun ihtiyacını karşılamak, onu sevindirmek, yüzündeki gülümsemeye şahit olmak güzeldir. Mesele çocuklarımıza bir şey almak değil, her istediklerini hemen alarak onları hayatın gerçeklerinden uzaklaştırmaktır. Çünkü hayat, her isteğin anında karşılandığı bir yer değildir.
Peki her isteği anında karşılanan bir çocuk, yarın istediği bir iş olmayınca ne yapacak? Emek verdiği bir sınavda başarısız olduğunda nasıl ayağa kalkacak? Bir arkadaşının kendisinden daha iyi imkânlara sahip olduğunu gördüğünde nasıl hissedecek? Hayat ona hayır dediğinde, bekle dediğinde, yeniden dene dediğinde ne yapacak? Her zorluğun önüne bir engel değil, bir yetişkinin çözümü konulan çocuk; kendi sorunlarını çözmeyi ne zaman öğrenecek?
Bir de zaman meselesi var.
Bugünün çocukları bir düğmeye basarak istediği görüntüye ulaşıyor, saniyeler içinde oyun değiştiriyor, beklemek zorunda kaldığında sıkılabiliyor. Elbette teknoloji tek başına bir sorun değildir. Fakat her şeyin hızla elde edildiği bir dünyada, beklemenin de hayatın doğal bir parçası olduğunu öğretmek zorundayız. Çünkü tohum bugün ekilip yarın ağaç olmuyor. Bir dostluk bir günde derinleşmiyor. Bir meslek, bir karakter, bir hayat emek verilmeden inşa edilmiyor. Onlara her istediklerini alarak sevgimizi mi gösteriyoruz, yoksa beklemeyi ve çabalamayı öğreterek hayata mı hazırlıyoruz?
Bir çocuğun mutlu olması için her istediğine sahip olması mı gerekir, yoksa sahip olduklarının kıymetini bilmesi mi?
Gelecek nasıl bir insan bekliyor?
Her istediği önüne konulduğu için hayatın kendisine borçlu olduğunu düşünen, en küçük engelde vazgeçen, tüketmeye alışmış, sabrı tükenmiş insanlar mı? Yoksa emeğin değerini bilen, sahip olduklarını koruyan, gerektiğinde bekleyen, başarısız olduğunda yeniden deneyen, kolayına kaçmak yerine doğru olanı seçebilen insanlar mı? Bu sorunun cevabı, yalnızca okullarda verilen eğitimde değil; evlerimizde, sofralarımızda, alışverişlerimizde, çocuklarımıza verdiğimiz küçük sorumluluklarda saklı.
Çocuklarımızı hayata hazırlamak istiyorsak onlara yalnızca imkân sunmamalı, o imkânları anlamlandırmayı da öğretmeliyiz. Her kapıyı onlar için açmamalı, bazı kapıları kendi çabalarıyla açabileceklerine inanmalarını sağlamalıyız. Belki de bazen bir çocuğun cebine bir yumurta koyup ona kırk gün boyunca sahip çıkmasını istemek gerekir. Yumurtayı kırarsa dünyanın sonu gelmeyeceğini, ama sorumluluk almanın ne demek olduğunu öğrenebileceğini bilerek…
Bırakalım bazen beklesinler. Bazen emek versinler. Bazen bir şeyin kıymetini anlayabilmek için ona hemen sahip olmasınlar. Çünkü çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, her istediklerini satın alabilecekleri bir dünya değil; istedikleri her şeye sahip olamadıklarında da dimdik ayakta kalabilecekleri bir karakterdir.
Hadi hep birlikte çocuklarımızın cebine ömür boyu taşıyabilecekleri bir hayat dersi koyalım…