Bizim insanımızı anlatmaya nereden başlayacağımı bazen gerçekten bilemiyorum. Bir yandan dünyanın en güzel insanları bizde diyorum, öte yandan markette kasaya kaynak yapanı görünce bütün düşüncelerimi yeniden gözden geçiriyorum. Üstelik muhterem yakalanınca özür dilemek yerine “Ben bir şey soracaktım.” diyor. Elindekilerin hangi sorunun cevabı olduğunu hâlâ çözemedim.

Bizim memlekette herkesin her konuda fikri var. Fikir sahibi olmak güzel de bizimkilerde fikir bazen bilgiden önce geliyor. Doktora gidiyorsun, bir teşhis koyuyor. Eve geliyorsun, komşu başka bir teşhis koyuyor. Bir de akrabalar devreye girince hastalığın uluslararası boyut kazanıyor. Sonunda doktorun yazdığı ilacı değil, teyzenin önerdiği kaynamış yaprağı sorgularken buluyorsun kendini.

Bir de şu “Ben sana demiştim.” meselesi var. Ne zaman bir şey ters gitse ortaya en az üç kişi çıkıyor. İyi de arkadaş madem biliyordun, niye olay olmadan söylemedin? Bizde kehanet geriye dönük çalışıyor. Sonuç belli olduktan sonra herkes kâhin.

Zamanla ilişkimiz de başlı başına araştırma konusu. “Beş dakikaya oradayım.” diyen arkadaşın hâlâ evde çorap aradığını öğrenince artık şaşırmıyorum. “Yoldayım.” bizde bir konum bilgisi değil, moral verme biçimi. “Bir ara oturalım.” cümlesine gelince… Yıllardır oturamadığımız insanlarla ayakta yaşlanıyoruz.

İşin en komik yanı, hepimizin başkalarının hayatı hakkında bir planı olması. Bekârsan evlenmen gerekir. Evliysen çocuk yapman. Bir çocuğun varsa kardeş şarttır. İki çocuk olunca da “Bu ekonomide nasıl büyüteceksiniz?” diye sorarlar. Yani ne yaparsan yap, mahalle danışma kurulundan onay alamıyorsun. Kurulun başkanı da genellikle perde arkasından sokağı izleyen bir teyzemiz.

Sosyal medya çıkınca bu özelliklerimize bir de yayın imkânı eklendi. Sabah “Kimseyi takmıyorum.” diye paylaşım yapan arkadaş, öğlene kadar kimlerin hikâyesine baktığını kontrol ediyor…

Aklıma Alexandre Dumas’nın Üç Silahşörler’i geliyor. Athos, Porthos, Aramis... Bir de peşlerinden koşan D’Artagnan. Kitapta üçü birbirinden farklı karakterler. Bizim memlekette de her mahallede, her iş yerinde, hatta bazen aynı insanın içinde yaşıyorlar. Ben de dâhil, yanlış anlaşılmasın!

Athos mesela... Üçlünün en olgunu, ağırbaşlısı, gururlusu. Geçmişinde bir sürü yara taşıyor ama pek konuşmuyor. Bizim Athos, kahvede köşesine oturup “Ben çok şey gördüm.” diyen abi. Sorun çıkınca yüzünü buruşturuyor, “Bu işin sonu iyi değil.” diyor. Haklı da çıkıyor çoğu zaman. Yalnız bir zahmet, o tecrübeyi olaydan önce de paylaşsa memleketçe rahatlayacağız.

Porthos desen tam bir gösteriş meraklısı! Güçlü, cesur, cömert ama biraz da böbürlenmeyi seviyor. Bizde karşılığı, daha arabayı park etmeden anahtarını masaya koyan arkadaş. “Benim çevrem geniş.” diye başlar, belediye başkanından uzay istasyonuna kadar herkesi tanır. Hesap gelince de o geniş çevre bir anda telefon çekmeyen bölgeye taşınır. Yine de hakkını yemeyeyim; zor günde ilk koşanlardan biri de odur.

Aramis ise bambaşka. Zarif, kibar, bilgili; bir yanı maneviyata, öteki yanı dünya işlerine dönük. Bizim Aramis, her konuda ince ince konuşan, “Ben aslında bu işlerden uzak duruyorum.” deyip bütün kulisleri bilen kişi. Ortalık karışınca sükûnet tavsiye eder; sonra en kritik bilgiyi çayını karıştırırken usulca ortaya bırakır. İnsan kızamıyor da, bu kadar zarif dedikodunun bir sanat dalı olması lazım.

Bir de D’Artagnan var tabii: Genç, atılgan, gözü kara, biraz aceleci ama yüreği temiz. Bizde bir işi gerçekten düzeltmeye heves eden vatandaşın ta kendisi. “Hadi yapalım!” diyor; Athos temkinli davranıyor, Porthos önce afişte adının kaç punto yazılacağını soruyor, Aramis de “Önce bir istişare edelim.” diyor. D’Artagnan akşama kadar koşturuyor. Sonunda dördü bir çay masasında buluşuyor. Dumas’nın sözü “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” Bizdeyse bazen “Hepimiz fikir verelim, birimiz işi yapsın!” oluyor. Ama hakkını teslim edelim: Gerçekten dara düştüğümüzde o dört kılıç yine aynı tarafta çekiliyor.

Kurallar konusunda da biraz seçiciyiz. Trafikte herkesin sabırlı olmasını istiyoruz ama önümüzdeki araç yeşil ışıkta yarım saniye beklesin, kornayla senfoni yazıyoruz. Adalet istiyoruz; yalnız mümkünse bizim tanıdığın işi de bir şekilde görülsün. Değişim istiyoruz ama önce komşudan başlasın. Kendimize gelince “Benim durumum biraz farklı.” cümlesi her kapıyı açıyor…

Bütün bunları anlatınca sanki bu millete kızıyormuşum gibi oluyor. Kızmıyorum desem yalan olur. Bazen çok kızıyorum. Ama sonra bir bakıyorum, aynı insanlar hiç tanımadıkları birinin derdine koşuyor. Sofrasında iki lokması olan üçüncüyü çağırıyor. Yol sorana tarif etmekle kalmayıp gideceği yere kadar eşlik ediyor. Tabii yol boyunca nereli olduğunu, evli olup olmadığını ve kaç kardeşi bulunduğunu da öğreniyor. Yardımseverliğimizin yanında küçük bir nüfus müdürlüğü hizmetimiz var.

Galiba bizi bir cümleyle anlatmak zor. Birbirimizin sinirini bozmakta da birbirimize omuz vermekte de üstümüze yok. Hem çok çabuk parlıyoruz hem çok çabuk yumuşuyoruz. Bazen aynı masada dünyayı kurtarıp hesabı kimin ödeyeceğinde anlaşamıyoruz.

O yüzden NASA’ya bir önerim var: Mars’ta hayat aramaya biraz ara verin. Gelin, bizim aile gruplarımıza katılın. Üç gün boyunca günaydın çiçeklerini, sağlık tavsiyelerini, siyasi tartışmaları ve yanlışlıkla gönderilen ses kayıtlarını takip edin. Hâlâ akıl sağlığınızı koruyorsanız uzay çalışmalarına gönül rahatlığıyla devam edebilirsiniz.

Çünkü biz öyle kolay çözülecek bir millet değiliz. Bazen kendimize bile akıl erdiremiyoruz. Ama ne olursa olsun, birimizin başına iş gelince ötekinin kapısını çalmayı da biliyoruz. Galiba brbirimizi biraz daha az yorsak, ülkece kendimize daha iyi geleceğiz.