O ki, söz konusu “12 Eylül 1980” olduğunda, korku adına askeri vesayetten söz edilip, “Halk iradesine ihanetten” söz eylenip, değişmesi gereken ve de çeyrek asırda delik deşik edilen “12 Eylül Anayasası”ndan dem vurulup, “geçmişten günümüze korku nedir bilmeyen Türk Halkı (!)” ile övünülüp duruluyor, o zaman “en kötü gerçeğin en güzel yalandan iyi olduğunun” da bilinmesi gerekiyor.
Çünkü gerçek, o günün gelinen şartlarında nerede ise herkes (ki siyaset erbabının da çoğunluğu da) askeri müdahale istiyor, bekliyordu.
1982 Anayasası yüzde 91.37’lik oran ile kabul oyu (ki bugün bunun tamamen korku ile verildiği iddia ediliyor) almış idi! Demek ki “korkmayanlar” yüzde 8.63’ oranına sahiptiler.
Bu da demektir ki, öyle veya böyle Türkiye Cumhuriyeti kütüğüne kayıtlı olanların çok büyük bölümü “korkaklardan oluşuyor” idi!
Ama askeri, ama ekonomik, ama güç, ama siyaset, ama devlet korkusu!
Öyle veya böyle, o günden bugüne azınlık korkutanlar, çoğunluk ise onlardan korkanlardan oluşan bir kalabalık, bir yığın…
Yeri gelmiş iken düşünürün, “Korkular zindanlar gibidir” dediğine hatırlatıp, her alanda korkmayı, korku salmayı maharet haline getirmenin insan olmaya en büyük ihanetlerden biri olduğunu da söylemeden geçersek, eksik bırakmış oluruz. Türkiye toplumunda örneği olduğu gibi!
Dünden bugüne 12 Eylül’ü hatırlamak gerektiğinde, hiç unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır.
O da, 12 Eylül, (15’e giden yolda) olduğu gibi, en fazla, ihtilalin dokunmadıkları siyasette, sermaye de hızla yol alıp, mesafe kaydedip, makam ve mevki elde etmişlerdir.
Bunların tümü de kayıtlarda mevcuttur.
CUMA HUTBESİ DE OLMASA YOK MU?
Geçmişte “Diyanet kalkmalı” diyenler eliyle, şimdilerde Diyanet öylesine uyarılar yapıyor, yol gösteriyor ki, takdir etmemek mümkün değil!
Mevcut düzen ve yaşantı içinde günümüzde vücuda gelen yanlışlıkları satır aralarına sıkıştırarak hutbeden ifade ettiriyor Diyanet İşleri Başkanlığı…
Ama tabii anlayana ve kavrayabilene göre…
Hutbeyi “Koyun kaval dinler gibi” dinlemeyene göre…
Aha dünkü hutbeden, “Herkesin her şeyi bilmesine gerek yok. Bilgilendirenlere uymak daha doğrusudur” diyerek, nerede ise Allah’ın kitabını bile “Okumanıza gerek yok. Biz anlatıyoruz” diyenler ortalıkta cirit atarken hutbede, Zümer Suresi 9’uncu ayeti "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ifadesi, Kur'an-ı Kerim'den hatırlatılıp şu mesaj iletildi:
“İnsanın; Rabbiyle, kendisiyle, toplumla ve çevresiyle olumlu ilişkiler kurmasında, ölçülü ve dengeli bir hayat yaşamasında en önemli etken, eğitim ve öğretimdir.”
DÜNDEN BUGÜNE
Suçlu sacayağı:
Siyaset-sermaye-medya…
12 Eylül 2008’de durumdan muzdarip olduğumuz için kaleme almışız.
*
Sermaye sahibi; “Parama para katsın”,
Politikacı; “Başta siyasi olmak üzere her türlü istikrarsızlık ve yönetim başarısızlığımın kamufle edilmesine yardımcı olsun!”
Bu ikili bunları hedefleyerek, medyaya “Gel birlikte olalım” diyor ve maalesef 3’lü sacayağını oluşturuyorlar.
Bugün, gazetelerde yer alan, radyolarda sözü edilen, televizyon ekranlarında görüntülenenlerin temelinde, her bacağı yanlış olan, ancak üçü bir araya geldiği zaman, korkunç bir tahribata yol açan, insafsız avcının istediği çıkar aracını oluşturan bu sacayağı vardır.
Oysa insafsız bir avcıya kimin hizmet ettiği o kadar açıktır ki!
Dünü gizlediğini sözleri ile ifade eden politikacı ile medyayı araç olarak kullanan sermaye sahibinin perde önündeki polemiği, her iki kanattan da ekranlarda “kraldan fazla kralcı kesilenlerin” canhıraş bağırtıları, yanlış imal edilen sacayağının üzerinde oturmalarındandır.
Mesleğimizin ustalarından rahmetli Nezih Demirkent, “Gazeteci kamuoyu oluşturmaz. Oluşan kamuoyunu aktarır.” diye olması gerekeni çok net ifade etmiştir.
Kamu adına icra ederken, tarafsızlıktan uzaklaşarak ama sermaye adına “paydaş”, ama siyasetçi için “yandaş” basın mensubu haline gelip sacayağını oluşturanlar yok mu?
Bunlar yüzünden, mesleğin ustalarından Hasan Pulur’un beyanı ile “Yerde kalem bulduğu için kendini muharrir zanneden” bir takım zevat, maalesef Türk Basınında işini doğru-dürüst yapmaya çalışanları da, töhmet altında bırakıyorlar.
MESLEĞİN NAMUSU…
Tarif;
“Gazeteci” denir iken var idi!
“Basın” olunca rayından çıktı!
“Medya” diye adlandırıldığında treni devrildi!
“İletişim” denilerek, her türlü namussuzluğa açık ve uygun hale getirildi!
Basını kim finanse etmeli?
Türk basınında ölene dek “Ben muhabirim” diyen Nezih Demirkent’in (1930-2001) bundan 46 yıl önce yıl önce kaleme aldığı satırlar, bugün basının içinde bulunduğu tablonun neden bu halde olduğunun tarifidir.
“Gazeteleri kim finanse etmeli? başlıklı yazısının sonunda şöyle diyor rahmetli Demirkent:
“Gazetelerin finansmanı doğrudan okurları tarafından yapıldığı sürece o yayın organlarının tarafsızlığını, bağımsızlığını kabul etmek mümkündür. Aksi takdirde yayın organları ya şahısların veya devletin tekelinde olacaktır ki, bizce her ikisinin de çok mahzurları vardır.”

HANGİ İRADE?
Emniyetin yaka-paça indirerek gözaltına aldığı…
Adliye’nin tutukladığı…
Yargının mahkûm ettiği…
Yürütmenin görevden aldığı…
Yetmeyince yeniden görevlendirme için safların değiştirildiği demokrasideki sandığa gidenlerin iradesi!
BİR FOTOĞRAF, BİR ÇOK ANI..
O ki 12 Eylül’den kelâm eyledik, önce ihtilalin Devlet Konseyi Başkanı, sonrasında ise Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren’in Trabzon’da oynanan Trabzonspor-Orduspor maçını izlediği, fotoğraf makinesini konuşturmanın ustası, şimdilerde Samsun Halk Gazetesi’nde çalışan Davut Aktaş’ın deklanşöründen çıkmış fotoyu paylaşalım. Foto da kimler yok ki!