Her daim tekrarlayıp duruyor, hatırlatıyor ve “En kötü gerçek, en güzel yalandan iyidir” deyip duruyorum! İşte gerçek ile yalan ikilemindeki ahvalimize Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dünkü Cuma Hutbesi’nde de yer verdiği kötü gerçeklerden biri.
“Peygamberimiz ve Güzel Ahlâk” konulu dünkü Cuma Namazı öncesi hutbesinde ifade edilip, bugünkü ahvalimizin halinin kayıtlara geçirildiği gerçek durum:
“Bugün; maddeyi önceleyip manayı öteleyen, görünür olmayı yegâne hedef hâline getiren, fâni olanı bâkiye, yalanı hakikate tercih eden anlayış, hepimizi derinden etkilemektedir. Böylesi bir ortamda artık kendimizle yüzleşmeliyiz.”
Ezcümle, hutbede bunları dinlerken, bir zamanlar önceliği maneviyat olanların, bugün “Her işin başı maddiyat” dercesine hareket etmeleri aklıma gelmedi değil!
YASAK BİLE YETMİYOR!
Şu “cep telefonu” diye isimlendirilen ama cebe hiç konmayıp ellerde gezdirilen “El telefonu” var ya, bu asrın iletişim aracını kullanmanın usul ve adabı sanki yok gibi…
Hem de diyeyim “medeniyetten”, söz söyleyin “Ahlâktan”, birileri desin, “Kanun nizamdan” bi haber şekilde!
Şoför araç kullanırken, yaya yoldan karşıya geçerken, meclis üyesi oturumda velhasılı kelam zaman ve mekân tanımaksızın olmayacak şekilde her yerde elden düşürülmeyen yanlışlarla kullanılıp duruyor.
Hele hele toplu taşıma araçlarında kullanılması yok mu?
Bizim Temel belediye otobüsünde cep telefonu sanki evinde imiş gibi sesli sesli konuşmaktadır.
Yolcular Temel’i, “Telefon ile otobüste konuşmak yasaktır” diye uyarmışlar.
Bunun üzerine Temel; “Ula Cemal. Otobüsün içinde konuşmam yasakmış. Sen konuş ben dinleyeyim” diyerek devam etmiş!
FINDIK MI? GEL DE YAZMA!
“Etmeyeceğim, eylemeyeceğim, karışmayacağım, konuşmayacağım”, hatta “ Artık yazmayacağım” da diyorum ama Rahmetli dostum, fındığın kütüphanesi Sebahattin Arslantürk’ün “Herbologlar” benzetmesini…
Mesleğimizde araştırmacı gazeteciliğin ustası rahmetli Uğur Mumcu’nun da “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlar” tespitini hatırlatanlar olunca, rahmetli Orhan Kaynar ağabeyimizin köşesine verdiği ismi, “GEL DE YAZMA” yı hatırlama bakayım!
Alın işte yazılıp çizilen, talep edilenleri içeren birkaç satır:
-“TMO fındık alımını kolaylaştırılmalıdır.” Dahası, “Üreticinin fındığı nasıl olursa olsun almalıdır?”
Yani, “Kalite için kriter koymamalı. Fındığına doğru dürüst bakmayan, kurutmayan, seçmeyenlerinkini de almalı, böylelikle üreticiyi desteklemelidir.”
Bu kafaya yorum yapmaya bile gerek yok!
Bunlar demek istiyor ki, “fındık üretiminde de, alımında da kriter olmasın!”
“Saldım çayıra, Mevlâm kayıra” diyerek fındık işi sürüp gitsin!
Gitmez! Gitmiyor! Gitmediğini görmüyorlar mı?
Rakamlar, kalite, verim kayıpları göstermiyor mu?
Erkin Koray’ın şarkısında endişe ettiği duruma “Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallah” a gelindiğini görmüyorlar mı?
Ezcümle…
Kritersiz, kaidesiz, kuralsız iş olmaz.
TMO’nun kriterleri tabi ki olacak.
Ama ondan önce kendini üretici sayanların üretim, hasat ve depolama aşamasında fındığı değerli kılacak kriterleri olacak. Bunları yerine getirecekler.
Olmaz ise, fındığı tüketicilerinin önceliği olan kriterleri uygulayan TMO’nun kapısından döndüğü zaman, geleneksel hastalık olan “Kabahati başkasında aramaya kalkmayacaklar!”
BİR TÜRLÜ DEĞİŞMEYENLER…
Gazetelerde köşe kapıp, yazanları (ya da yazdırılanları) geçtim!
Ama şu ekranlarda her şeye “tek gözle” ya da, “tek pencereden”, hadi diyelim “Tek adam” için bakanlar, yorum yapanlar, kendilerini dinleyenlerin tepki koyamayacaklarını bildikleri için, “gözlerini kapatıp, ağızlarını açmaları” yok mu?
Ben diyeyim “bu kadar da olmaz”, siz sorun “Bunlar nasıl insanlar?”
“At gözlüğü takanlar” diyeceğim ama insanın en büyük dostu, yardımcılarından olan atlar bile arada bir kafalarını çevirip etraflarına bakmaktan geri durmazlar!
Ama şu ekranlara talimatla çıkarılanlar, hem de bunu gazeteci, basın mensubu titrini kullanarak yaparken, mesleğin ilk şartının “tarafsız gözle bakmak, bakabilmek” olduğunu bilmeyenler, ya da bile bile unutanlar yok mu?
Hep aynı yerden bakar durur…
Hep aynı teranelerden dem vurur…
Hep aynı kelimeleri kullanır…
Hep aynı adamları, yanlış yapsalar da savunur…
Hep aynı yanlışları, doğru anlatmak için kıvranır…
Bu nasıl bir iştir? Bu nasıl bir insan olmadır?
Bu nasıl, Allah’ın “insan” diye yaratıp, “akıl” ile donatıp, kullansınlar diye “irade” verip, sonra da “kul” hanesine kayıt eylediği insan tarifine sığmaktır?
Bu nasıl, gerçeği gözü ile görmesine rağmen tam tersi ile anlamak ve anlatmaktan vazgeçmemektir?
Hiç mi yanlışı görmeyecek, itiraz etmeyecek, dolayısıyla kendilerini insan hanesine koydurtmayacaklar?
Ezcümle, kıssadan hisse:
Bir filozofla dalkavuk konuşuyormuş.
Filozof ne derse dalkavuk hep onu tasdik ediyormuş.
Sabrı taşan filozof; “Be adam hiç olmazsa bir kere olsun dediğime itiraz et de iki kişi olduğumuzu anlayalım” demiş!
DELİLİK Mİ?
O ki, delilikten dem vurduk, oradan devam edelim. Ederken de,
deliliğin tarifinin sürekli aynı şeyi yapmak olmadığını da bilelim.
Niye mi?
Çünkü, “Delilik, sürekli aynı şeyi yapmak değil, yapıp da her defasında farklı sonuç beklemektir!”
İNSANLARIN ÇOĞU…
Kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, ret edilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.
W. Shakespeare