“Nereden çıkardın?” diye sorabilirsiniz? Yarım asırdır işimi, mesleğimi; “Kulağımın duyduğunun hiçbirine inanmam, gözümün gördüğünün bile yarısına inanırım” anlayışı ile yaptığımı yineleyip durmuyor muyum?

İşte onun için de, gözle görüp, sonra araştırarak geçen yıl başlamıştım. Bu yıl da sürdürüyorum.

Trabzon’da sahilden dağlara kadar olan fındıklıklara göz atıyor, rast geldiğim bahçe sahipleri veya komşuları ile konuşmakla kalmıyor, dallara da göz atıyorum.

Şimdilik vardığım nokta, kanaat şudur:

Geçen yıl Trabzon’da küçük parçalar halindeki bahçelerin yüzde 10-15’i hasat edilmemişti. Bu yıl yüzde 20’ye ulaşır ise kimse şaşırmasın!

Ama yeri gelmiş iken hatırlatayım.

Bu fındıktan geçinenlerin oranının yüzde 5’in bile altına düştüğü, arazilerin en çok bölündüğü Trabzon’daki tespitimim.

Giresun ve Ordu’da da var mıdır?

“Bilemem” diyemiyeceğim! Çünkü buralardaki arkadaşlarımda az da olsa benzeri durumdan söz ediyorlar.

Yani, Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Ünye’nin doğusundaki ana üretim bölgesindeki fındık bahçeleri için çalmaya başlayan alarm zilleri, artık çok daha güçlü ses veriyor.

ALARM ÇALIYOR, AMA DUYAN YOK!

O ki fındıkta “alarmdan” söz ettik, Ulusal Fındık Konseyi Başkanı (ama hem üretici, hem sanayici ve de ihracatçıda) olan Cem Şenocak’ın, bıkmadan usanmadan dile getirdiği, ama etkili ve yetkililerinin ise duymadığı, görmediği ve gereğini yapmadıkları, Ünye’nin doğusunda kalan ana üretim bölgesi için dikkat çektiği acı gidişatı “40 değil, 40 bin kere” de olsa bir daha tekrar hatırlatalım:

“Bu kesimde, yani eğilimi yüksek ve başka ürünlerin yetişmesine imkan tanımayan arazilerde fındık yetiştiren üreticiler için farklı destekleme sistemi mutlaka uygulanmalıdır. Bunun yöntemlerini de etkili ve yetkilileri defalarca ilettik. Birkaç ürün yetişebilecek taban ile eğilimi yüksek araziler desteklemede bir tutulmamalıdır.”

POLİTİKA SÖZLÜGÜN’DE SİYASETİN TARİFİ…

Yaşayarak öğrendiğiniz gibi, Türk Tipi Demokrasi’de, “doğru yanlış, haram helâl” sayılabiliyor, yalanı siyasetçi “kullanabilir” kabul ediliyor! Kısacası Türkiye’de siyasetçi için yapılan tarif de “Amaca ulaşmak için her yol mubah” sayılıyor.

“Dünya da” demeyelim de, “Gerçek demokraside” böyle midir?

Asla!

Ama Türkiye’de sözlükte bile tarif “Türk Tipi Siyasete” uygun bir şekilde yer alıyor.

Nerden mi çıkardık?

Zekeriya Yıldız tarafından hazırlanmış politika ile ilgili tanımlar ile kişilerin de yer aldığı 2003 baskısı POLİTİKA SÖZLÜĞÜ adlı kitabın 364’üncu sayfasında “SİYASET” kelimesinin anlamlarından biri aynen şöyle yazılı:

“Bir amaca ulaşmak için düşündüğünden başka türlü konuşup davranarak işlerini yürütme.”

Yoruma, anlaşılması için de anlatmaya gerek var mı?

SANATEVİ İÇİN SUSANLAR…

Ezcümle, en sonda söyleneceği en başa alıp, devam edelim.

Şöyle denmiyor mu?

“Susma, sustukça sıra sana gelecek.”

Nerede ve kime mi?

Trabzon’da ve de birçok sivil toplum, meslek kuruluşuna!

Neden mi?

Sanatına, yerinden yurdundan edilmek istenen sanatçısına ve dolayısıyla kapatılmak istenen Sanat Evi’ne sahip çıkmayan, yapılmak istenenlere karşı susan (Hem de ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ hadisine rağmen), seyredenler gün gelecek, onlarda sıygaya çekilip, hizaya çekilebileceklerini düşünmedikleri için…

Kısacası, “Haksızlık karşısında sustukları için.”

“…CİLARCILIK” TAN BİR KURTULABİLİRSEK!

Ben diyeyim “…cilarcılık”, siz söyleyin “…cilarcılar!”

İşte bunlardan bir arınılsa, kurtulunsa yok mu?

Hah işte o zaman, Allah’ın “insan” diye yaratıp, “akıl” ile donatıp, kullanılsın diye “irade” verip, “kul” hanesine kayıt ettiklerinden ancak olunur.

Böyle olmayanları, hele hele iradeyi kendi adına kullanmayıp, başkalarına adeta kiraya verenler, gerçek manada insan olunamayanları nasıl tarif edeceğiz?

İster istemez Üstat Necip Fazıl’ın “İğreniyorum” başlıklı feryadındaki bir bölümü hatırladım:

*

“Dudaklarla kalpler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan
marka Müslümanlarından iğreniyorum!

Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allah’ı inkâr eden maddeciden iğreniyorum!
Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile
çekmeden olmaya
bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!
Ötesi var mı?
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allah’ın Kur'an da ‘Belhüm adal-Hayvandan aşağı’ diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!”

GÖKTEN, ARAP GİDİYOR, DRON GELİYOR!

Yaklaşık bir ay önce Trabzon Havalimanı rakamlarına da bakarak, “Gökten Arap yağıyor” başlığı atmıştık.

Yaz mevsimi bitiyor, Sonbahar geliyor. Biraz daha Arap yağacak. Sonra gökler boş kalacak!

Ama görünen o ki, göklerle ilgili fazla endişelenmemize gerek yok!

Göklerde Araplar gidecek, yerini dronlar alacak! Almaya da başladı bile!

Ancak, Araplar turizm hesabına “kâr” ettiriyordu, dronlar ise gemilerimizi vurarak “zarar” yaptırıyorlar!

Fakat gökten yağma konusunda Araplar ile dronların ortak bir yanları da yok değil!

Türkiye olarak her ikisini de yere inerken seyrediyoruz!

KISSADAN HİSSE

Adamın biri rüyasında şeytanı görür. Şeytanın sakalını sıkıca yakalar ve öfkeyle:
-"Seni gidi hain! Yıllardır beni günaha soktun, hayatımı mahvettin. Şimdi elimdesin, seni öldüreceğim!" diye bağırır.

O sırada şeytan can havliyle adamın elinden kurtulmaya çalışır ama adam sakalı öyle bir sıkmıştır ki asla bırakmaz. Tam o esnada adam acıyla uyanır.

Bir de bakar ki rüyasında şeytanın sakalı diye sıkı sıkı tuttuğu şey, kendi öz sakalıymış! Kendi canını yaktığı için acıyla uyanmıştır!