Sokakta karşılaştığım iki kişiye yakalanınca, “Hep yazıyorsun. Yazıyorsun da ne oluyor?” diye çıkışırcasına sorduğu soruya cevap vermeye hazırlanırken diğeri geri durmadı, araya girip; “Ne yapsın adam? Maneviyatın maddiyata, liyakâtın sadakata, doğrunun yanlışa, gerçeğin yalana, dahası helâlin harama kurban edildiği yerde, yazılsa ne olacak, yazılması ne?” sözlerinden sonra “Bana gerek kalmadı” dedim.
Dedim demesine de, “Yazıyorsun da ne oluyor?” serzenişti karşısında bu sefer “Gerçekten! Yazıyorum da ne oluyor? sorusunu kendi kendime sormadım değil.
O zaman da “bir bakayım” diyerek yazdıklarıma göz attım. Tam tamına 20 yıl öncesinde, “Satır aralarından almasını ve anlamasını bilip, iyi de kavrayanlar” için kaleme aldığım “Kullanılana değil, kullanana yatırım” başlıklı paylaşımıma denk geldim.
Yeri gelmiş, daha çok siyaset erbabında sahneye “Önce maneviyat” diye çıkanların bile önceliği maddiyatın tahakküm ve hakimiyetine verdiği bir sürecin bunun en güzel örneğini teşkil ettiğini de belirtmez isek eksik başlamış oluruz!
KULLANILANA DEĞİL, KULLANANA YATIRIM…
Medeniyetin tarifinin, kullananlar değil, kullanılanlar üzerinden yapıldığı bir çağı yaşıyoruz…
Yani, insan üzerinden değil, onun kullandıklarıyla medenileşmenin ölçüsünü hesaplıyoruz. Zaten, bu yüzden de içinde debelendiğimiz asra “Teknoloji Çağı” demiyor muyuz?
İnsanı gelişimde bir kenara koyuyor, kullandıklarıyla onun medenileşip-medenileşmediğine karar veriyoruz.
Tıpkı insanın dış görünüşü ile üzerindeki elbiseyle değerlendirilmesi gibi! Medeniyetin düşüncelerde değil, libasta, kundura da aranması gibi bir şey.
Öyle olunca da ister istemez Mevlana’nın, “Öyle adamlar gördüm ki, üstünde elbise yok. Öyle elbiseler gördüm ki, içinde adam yok”” tarifi geliyor aklımıza.
Anlayacağınız insanlığın, medeniyetin kullanana öğretilmediği, kullanılana emanet edildiği bir çağdayız. Yatırımımız, insana değil, onun kullandıklarına. Tıpkı bilgiye değil, giyip-kuşandıklarımıza paraları akıtmamız gibi.
Bıçağı, cerrah olması gerekirken eğitemediğimiz için cani olanının eline vermek durumunda kalıyoruz!
Küreselleşme adına dünyayı avuçlarının içinde tutmak isteyenlerin yüce (!) politikalarının yarattığı vahşete örnek her yerde…
Afganistan’da, Lübnan’da, Afrika’da, Orta Doğu’da, Doğu Türkistan’da, Güney Amerika’da…
Köyümüzde kentimizde, caddemizde sokağımızda, okulumuzda evimizde…
İnsan diye tarif edilen ama insan olamayan, vicdan ve ahlâktan yoksun bırakılanların eline verilerek kullanılan, kullandırılan şiddetin en gelişmiş araçları ve onlardan gelen ölüm…
Oysa “Önce insan” diyerek, kullanılana değil, kullanana önceliği verebilsek, ona değer ve kıymet verip, ona yatırım yapabilsek!
Tanrı’nın düzgün verip, kulun bozduğu insanlığı düzeltebilsek.
İNSANI DÜZELTİRSEN…
Adam, 6 günlük çalışmanın ardından sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı.
Bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü, mutlu oldu. Tam bu sırada oğlu koşarak geldi ve “Sinemaya ne zaman gideceğiz?” diye sordu.
Aslında, oğluna hafta sonu sinemaya gitmek için söz vermişti. Ama hiç dışarı çıkmak da istemiyordu. O zaman bir bahane uydurmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Bir anda okuduğun gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritasına gözü ilişti. Önce haritayı parçalara ayırdı. Sonra oğluna dönerek, “Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim” dedi.
Çocuk küçük küçük parçalara ayrılmış haritayı alırken babası, “Oh be kurtuldum. En iyi coğrafya hocası bile bu yırtık, ülkeleri dağılmış dünya haritasını düzeltemez” diye aklından geçirerek tekrar gazetesini okumaya koyuldu.
Çok değil, 10 dakika sonra çocuk koşarak geldi ve “Baba haritayı düzelttim. Artık sinemaya gidebiliriz” dedi.
Babası hayretler içinde kalmıştı. Önce inanmadı ve görmek istedi. Çocuk hepsini yerli yerine koyarak yapıştırdığı haritayı getirip babasının önüne koydu.
Adam, gördüklerine inanamadı. Haritadaki tüm ülkeler yerli yerindeydi.
Baba, çocuğuna “Bunu nasıl yaptın?” diye sordu.
Çocuk şöyle cevap verdi:
“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı. İnsanı düzelttiğim zaman, dünya da kendiliğinden düzelmişti.”
DIŞ MI İÇMİ? GÖZ MÜ, GÖNÜL MÜ?
Papağan gibi ben diyeyim “Tekrarladığım”, siz söyleyin, “Yinelediğin” adeta terkib-i bend niteliğinde olan bir tarif, tanımlamadır, “İnsan dışı ile beğenir, ama içi ile bağlanır” sözü… Bağlanmanın en güçlü ipinin gönlün en iyi becerdiği iş olan sevgi olduğunu anlatmak için söylenir.
Ama geçen gün sosyal medyada Yunus Emre’nin müstesna diyebileceğimiz öylesine mükemmel, şiir tadında bir tespiti vardı ki, tek cümle ile “Başka tarife hacet yok” dedirtmedi değil!
İşte söz konusu “sevmek” olduğunda Yunus Emre’nin nasihati:
“İlle birini seveceksen dışını değil, içini seveceksin. Çünkü gerçek sevgi gözle değil, gönül ile görülür.”
KISSADAN HİSSE
O ki, “kullanana mı, ya da kullanılana mı, yani insana mı maddeye mi yatırım” diye başladık, “Cemaat-Cami” ikilemiyle devam edelim.
*
Bir Ramazan günü Harun Reşit Behlül’ü çağırttı ve:
“Akşam namazında falanca camiye git. Namaza gelen bütün cemaati iftara çağır. Ben de onlar için güzel bir iftar sofrası hazırlatayım.” dedi.
Akşam oldu. Harun Reşit bütün hazırlıkları tamamladı. Behlül’de görkemli bir şekilde yapılmış caminin önünde beklemeye başladı.
Bir hayli zaman geçtikten sonra Behlül 5-6 kişilik bir grupla geldi. 100-150 kişilik yemek hazırlatan Harun Reşit şaşırarak:
“Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen bütün cemaati dâvet et demedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile olmayan adam getirmemişsin!” diye bağırdı.
Behlül sakinliğini hiç bozmadan anlattı.
“Efendim, siz bana camiye gelenleri değil, ‘namaza gelenleri çağır’ dediniz. Ben de öyle yaptım. Namazdan sonra caminin kapısında durdum. Çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureleri okuduğunu sordum. Ve cevabını sadece bu getirdiğim kişiler verebildi. Cami kalabalıktı, ama anladım ki; namaza gelen sadece bunlarmış!”
KORKU MU DEDİNİZ?
Albert Camus; “Hiçbir şey korkuya dayanan saygı kadar iğrenç değildir.” demiş.
Epikür’de korku salanları tek cümle ile tarif etmiş:
“Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur.”
Ben de bir yerlerden kayıt etmişim:
“Kış kendini naza çeken ilkbahardan başka bir şey değildir. Fırtınalardan korkmayacağız. Çünkü korkular kendimizi hapsettiğimiz zindanlar gibidir.”