Bazen işlerimin, bazen de gündemin yoğunluğundan yazamıyorum. Daha doğrusu yazmak içimden gelmiyor. Konular öyle ağır, öyle iç acıtıcı ki “Hangi birini, hangi yazıyla yazayım da anlatayım?” diyorum içimden. Tıpkı büyük divan şairimiz Fuzuli’nin söylediği gibi: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” Öyle bir durum içerisindeyim.

Neyi yazsam bilmiyorum ki… Mohamed Salah’ın Trabzon’a kazandırdığı yeni gündemlerden mi? Turizm sezonunu nasıl kapattık, ne kazandık, ne kaybettik ondan mı? Onca uyarıya, onca yazıya rağmen dikkate alınmayan fındık fiyatlarından mı? Siyasi ve bürokratlarımızın Ankara’ya sesimizi yeterince duyuramadığından mı? Her yağmur yağdığında kentte yaşanan su taşkınlarından, heyelanlardan mı yazalım?

Sezona kötü başlayan Trabzonspor’dan mı, yoksa Mohammed Salah’ın enfes oyunundan ve yaylaya çıkıp oturduğu taşın başına gelenlerden mi? Hangisine yetişeyim bilmiyorum ki…

Bu yıl hiç eylül ayı üzerine de yazmadım. Oysa eylül benim için başlı başına bir konudur. Kavanoz kapaklarından kasvetli havasına, dinmeyen yağmurlarından sonbaharın hüznüne kadar ayrı bir yazı başlığıdır eylül.

Trabzon’da güzel işler de var elbette. Onları da yazmak gerek. Şehrin çehresini ve yaşam kalitesini değiştirecek Uzunkum Yaşam Alanı’nın temelleri atıldı, onu da yazamadım mesela. Şehirde kültür-sanat faaliyetleri sürerken Trabzon Sanatevi’nin tahliye kararı hakkında da yazmak isterdim.

Ne bileyim… Kasvetli havasından mı, dinmeyen yağmurundan mı bilmem; bu eylül ayında pek bir şey yapasım, yazasım da gelmedi. Etrafımızda ve şehrimizde olup bitenler bir yana, Türkiye gündeminden de bağımsız kalmak artık çok zor.

Ekonomi ve hayat pahalılığı zaten gündemin ilk sıralarında yer alırken borsadaki büyük sarsıntı ve fon krizi de son zamanların en dikkat çeken başlıklarından biri. Siyasetin gündemi ise her geçen gün daha da hareketleniyor farkındasınız değil mi?

Gözü doymak bilmeyenlerin yüzünden memlekette günden güne fakir daha fakir olurken, zenginler de paralarına para katmak uğruna her yolu mubah görmeye başladı. Paradan para kazanma sistemi bu topraklarda bu kadar özendirildikten sonra tarlaların boş kalmasına, üretimin gerilemesine, işsizliğin büyümesine ve hayat pahalılığının alıp başını gitmesine şaşırmamak gerekiyor.

“Sen ekip biçme, ver paranı; zenginler senin yerine de kazansın.” “Sen normal seyrinde birikim yapma, paranı ver para babalarına; onlar sana bire on kazandırsın.” Böyle bir düzenin bir yerde patlak vermesi elbette kaçınılmaz oluyor. Geçmişte de çokça bu durumu görmedik mi?

Asgari ücretliyi, emekliyi ve çiftçiyi de ayrıca yazmak gerek çünkü memleketin yükünü esasen onlar çekiyor. Etrafımızdaki sıkıntılar öylesine çoğaldı ki içeriye, kendi şehrimize ve kendi insanımıza bile yeterince odaklanamıyoruz. Arabası olan da olmayan da artık akaryakıt fiyatlarını takip ediyor. Dolayısıyla Gazze’den Suriye’ye, Hürmüz Boğazı’ndan Rusya’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki gelişmeleri de takip etmek zorunda kalıyoruz.

Gündem ağır, hayat ağır, insanların yükü ağır. Bizim de elimizde kalem, dilimizde söz var ama bazen hangi yaraya dokunsak kanıyor. Hangi konuyu yazsak başka bir acıyı eksik bırakıyoruz. İşte tam da bu yüzden bazen susuyoruz ama susunca da gönül razı olmuyor. Söylesek de tesiri yok…

Belki de bütün mesele tam olarak burada düğümleniyor. Sağlıcakla kalın.