“Tüzük, yönetmelik, yasa, anayasa var. Bunlar cevaz veriyor” diyerek hak etmediği kazancı elde edenler! “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” olduğu kamu malını da direkt veya dolaylı olarak yemelerine rağmen “Harunluk”tan dem vuranlar!

Kısacası ben diyeyim “Getirildiği”, siz söyleyin “Geldiği” makam ile de servetine servet katıp ”Karunlaşanlar!”

Ezcümle, “Kul hakkı” hesabına ahireti unutup, öyle veya böyle, “Dünya malına tamah edenler!”

Çalmaya-çırpmaya, hırsızlığa-yolsuzluğa, imkân veren, kılıf hazırlayan yasalarda bu gibilere “Dur” diyecek, ne madde, ne de yetki sahibi olmasın!

Bunları yani “Yaratılanlara haksızlık edenleri!”

Dahası; “Yaratanı unutanları” durduracak hiçbir bir insani hikmet yok!

“Vicdan” denilen gerçek adalet terazileri mi kaybolmuş!

Hiç mi, “Vicdan da neymiş?” diye sormayı bilmiyorlar!

Hiç mi akıllarına, Cenab-ı Allah’ın Kitap’ı müracaat yeri olarak gelmiyor.

O zaman bu gibilere, “Vicdanınız yok mu?” diye boşu boşuna mı soruyoruz?

Hani şu insanoğlu için “Gizli Şahit” olarak da tarif yapılan vicdan var ya onu hatırlatıyoruz!

“İnsanın en dürüst ve en acımasız hâkimi kendi vicdanıdır.” diye tarif edilen çıplak gerçekten söz edip, bundan yoksun olup, “Dışarıdaki gerçekleri gözlerden saklamaya çalışanlara” soru yöneltiyoruz.

Necip Fazıl’ın, “…nefis muhasebesi yoksunu eyyamgüder” diye tarif ettiği bu gibilere vicdanı tekrar tekrar hatırlatıp, sorarak delilik mi yapıyoruz?

Ya da bunlar soran, soruşturan herkesi salak mı zannediyorlar?

İşte o zaman gel bir daha “Delilik mi? Salaklık mı?” sorusu için kıssadan hisseyi yazma bakayım!

*

Adamın birinin arabasının lastiği sağanak yağmurlu bir günde tam da akıl hastanesinin önünde patlar. Adam arabanın lastiğini söker. Söktüğü 4 bijonu da kenara dizer. Ama artan yağmurla gelen sular bijonları sürükleyip mazgala atar. Adam ne yapacağını bilemez şekilde çaresizce düşünmeye başlar. Ama çözüm bulamaz. Bunları hastanenin bahçesindeki demir parmaklıkların arkasından izleyen biri (hadi deli diyelim), adama, “Sen yapıyorsun?” diye sorarak seslenir.

Adam, “Git kafamdan, bir de senle mi uğraşayım” der ama deli ısrar edince, “Stepneyi taktım. Tam bijonları takacaktım ki yağmur suları sürükleyip götürdü. Ne yapacağımı bilmiyorum” der.

Deli hemen önerisini yapar: “Diğer lastiklerden birer tane bijon söküp, yedek lastiğe tak. Seni lastikçiye kadar götürür.”

Adama mantıklı gelir. Delinin dediğini yapar. Tam gidecek iken geri dönüp, “Senin burada ne işin var? Seni niye akıl hastanesine tıkadılar?” diye sorunca da aldığı cevap:

-“Ben burada delilikten yatıyorum. Salaklıktan değil! Deliyiz denildi ise salak da değiliz ya!”

BİRİ BİTERKEN ÖBÜRÜ DE BAŞLAR…

“Çete, suç örgütü, uyuşturucu, yolsuzluk, hırsızlık, faili meçhul” derken, ardından “FONLANMA” geldi!

“FON” çok ağır gelince, kamuoyundaki gündem yükünü hafifletmek için araya 5 yıl önce kaldırıldığı raftan indirilerek futbolda bahis hesabı sokuldu.

Yetmedi, yerel yönetimlerde yolsuzluk dosyalarına büyükbaşlardan ilaveler başlatıldı.

Yetmez ise (ki yetmeyecek) araya “Ünlüler” kategorisinde “Çok ünlüler” denilerek uyuşturucu kullanmalar ilave edilecek!

Sağduyulu ahaliye de “Fesüpanallah” diyerek Erkin Koray’ın şarkısını söylemekten başka bir şey kalmayacak!

“Arkası gelmez dertlerimin, bıktım illallah.

Biri biterken öbürü de başlar, vermesin Allah.

Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallah.

Yok mu çaresi dostlar, fesuphanallah!”

CUMA HUTBESİ GÜNCEL OLMADI AMA…

Bekledim ki dünkü Cuma için, Diyanet İşleri Başkanlığı, “Haksız kazanç, insanları dolandırma ve dünya malına biat etme” üzerine bir hutbe hazırlamıştır.

Ama hutbe güncellik yerine “Cami ve Sosyal Hayat” üzerine kurgulanmıştı.

Yine de önce hutbenin bir yerindeki şu satırları hatırlatıp devam edelim: “Üzülerek ifade edelim ki, günümüzde hızlı kentleşme, dünyevileşme ve bireyselleşme camilerin temsil ettiği değerlerin unutulmasına sebebiyet vermektedir.”

Sonra Diyanet Takvimi’nin 14 Eylül 2026 tarihli sayfasındaki “İslam’da Ticaret Ahlâkı” başlıklı satırlarda, iş hayatında, ekonomide var olan ve de maalesef hiç eksilmeyen, hatta her geçen gün daha da artanlar ile ilgili uyarılara:

“Müslüman kazancına haram bulaştırmamaya özen gösterir.

Helal olmayan yollardan servet edinemez.

Haksız kazançtan, faizden, karaborsacılıktan, kamu malına el uzatmakta ve vergi kaçırmaktan uzak durur.

Ötekini yok eden, rakibini ortadan kaldırmaya çalışan tekelci ve fırsatçı bir anlayışı asla kabul etmez.

Kâr etmek için her yolu mubah görmez.”

*

Diyanet Takvimi’ndeki bu uyarılardan sonra gel de iki de bir; “Haram yoldan helâl durağa varılmaz”, ya da “Haram para ile iftar sofrası kurulmaz” diye yazdıklarımızı hatırlama bakayım!

DÜNDEN BUGÜNE

Millete izaha gerek yok!

Bundan 13 yıl önce, 3 Ekim 2013’de “Satır Arası” sütunlarına koymuşuz.

*

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, yasama yılının açılışında, yeni ve sivil bir anayasayı toplumun önüne koyamadıklarını ikrar ettikten sonra, büyük bir endişesini (!) dile getirdi:

-“Milletimize bunu nasıl izah edeceğiz?”

Aslında Türk siyasi tarihini iyi de bilen Sayın Başkan’ın endişelenmesine hiç gerek yok!

Çünkü yalan söylemeyi (isterseniz halkı aldatmada denilebilir) siyasette mubah, siyasetçiye de helâl kılan bir topluma izah edilecek ya da yutturulacak gerekçe kolay bulunur!

KISSADAN HİSSE

Türkiye ile Gürcistan arasındaki Sarp Sınır Kapısı’ndan Temel, her gün önüne astığı kum torbasını astığı bisikleti ile nüfus kağıtını göstererek gidiş-gelişler yaparmış.

Bir gün gümrük memuru bu durumdan kuşkulanmış ve Temel’e:

-“Dur! Ne geçiriyorsun gümrükten?” diye sormuş.

Temel’de; “Kum Torbası” demiş.

Gümrük memuru elini torbaya sokmuş, karıştırıp sadece kum olduğunu görmüş.

Temel bunu yıllarca yapmış.

Yıllar sonra emekli olan gümrük memuru kahvede karşılaştığı Temel’e:
“Ula Temel. Artık emekli oldum. Sana bir şey yapamam. Gerçekten ne geçiriyordun gümrükten” diye sorunca Temel: “Her seferde bir bisiklet” cevabını vermiş.