Her ne kadar şarkıcı “Para pul mühim değil. Mühim olan aşkımız” diye terennüm ediyor olsa da, gözü para-puldan başkasını görmeyenlerin sayısı artıyor, ya da habire arttırılıyor!
Öyle ki; “Gözünüzü toprak doyursun” dedirtenlerde ne utanma, ne arlanma, ne kanun, ne da Kitap korkusu yok!
Türk Dil Kurumu kayıtlarında, “İnsanın aç gözlülüğünü ve doyumsuzluğunu” anlatan bir deyim, hatta beddua sözü olarak geçiyor.
Sahip olduğu mal, mülk ve imkanlar ne kadar çok olursa olsun asla yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kimselere anlatmak için de, “Senin gözünü ancak ölüm, mezar ve toprak doyurabilir” diye de söylenir.
Söylenir söylenmesine de, “haram ile helâlin” yer değiştirdiği, “Yolsuzluğun hırsızlık” anlamına gelmediğinin fetvasının verildiği, “çalanın çalmayan” ile aynı sandığa oy attığı, ahirette “kul hakkı” yemenin ceremesinin hesap edilmediği bir yerde, “Gözünüzü toprak doyursun” desen ne olacak, demesen ne?

Ezcümle, mal-mülk için; “Önce Allah’ın, sonra devletin, sonra kulundur” sıralamasının, “Önce benimdir, sonra devletin, kalır ise (haşa) Allah’ın” şeklinde tersine döndürüldüğü bir dünya hayatına biat ederek ölümü unutanları, utanmazları anlatsan ne olacak, anlatmasan ne?
Bu kadar aç gözlülüğü ne anlamak, ne de anlatmak gerçekten zordur.
Biz yine de bir “Kıssadan hisse” ile tamamlayalım:
Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam varmış. Bu adam deniz kenarında balık tutuyormuş.
Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamı görüp acımış ve ona:
-''Oltana takılan balık ağırlığınca sana altın vereceğim. Kabul mü?'' demiş.
Adam bir denemiş balık yok, iki denemiş olta yine boş. Adamın haline acıyan padişah ona bir şans daha vermiş. Sonunda oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takılmış. Hükümdar da balıkçıya,
-''Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir balık takılmadı'' diyerek alıp sarayına götürmüş.
Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretmiş. Kemiği terazinin kefesine koymuşlar, öbür kefesine de bir altın. Kemik yerinden kıpırdamamış bile.
İki, beş, on, yirmi, elli altın derken kemiği yerinden bir türlü oynatamamışlar ve bu işte bir iş olduğunu anlamışlar.
Bir bilgeyi çağırıp bu kemiğin sırrının ne olduğunu sormuşlar. Bilge kemiği eline alıp baktıktan sonra şöyle söylemiş:
''Bu kemik açgözlü insana ait bir göz çukurudur. Siz bunu tartmak için değil beş, on altın sarayın bütün hazinesini koysanız yine de yerinden oynamaz çünkü doymaz.''
GÜNÜMÜZÜN SÖZÜ…
Benjamin Franklin’den:
"İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın.”
BORSA DA “BALON ŞİŞİRMEK!”
Hadi bir daha tekrarlayayım:
“En kötü gerçek, en güzel yalandan iyidir.”
İş de, aş da, aşk ta bile gerçeklerden uzaklaşmak, hakikatleri göz ardı etmek, yanlışa tevessül etmek, yalana sığınmak, kazanım sağlamaz. Eninde sonunda, üzeri yalanın külleri ile kapatılmaya çalışılan kötü gerçek ortaya çıkar.

Hani ünlü bir heykeltıraşa, “Bu kadar güzel heykelleri nasıl yapıyorsun?” diye sorulduğunda, “Benim yaptığım sadece mermerin üzerini kaplayan külleri kaldırmak” cevabı vermişti ya! Hah işte onun gibi bir şey!
Örnek mi?
İşte kimisi gerçek değerinin 5-10 katı gösterilerek borsaya açılmasına müsaade edilenler.
Kimisi değerinin 20-25 kat fazlası ile işlem görmesine müsaade edilenler!
Ve de yapılan uyarıları, ortaya konan delilleri, para-pul, mal-mülk ile karunlaşmaları, borsa da şişirilen balonları hiç dikkate almayanlar.
Bunları da Cenab-ı Allah’ın uyarmasına rağmen duymayan, görmeyen ve anlamayanlar!
NİCELİK VE NİTELİK TERAZİSİNDE TRABZON…
Hadi kalmayan, “kadimlik” için bir kez de ben kullanayım ve “Kadim Şehir Trabzon” diyeyim!
Ardına da, “Niceliği olmayan ama niteliği olan Trabzon” ifadesini göğsümüzü gere gere kullandığımız, 40-50 yıl öncesini de hatırlatarak devam edeyim!
Türkiye genelinde niceliği yani nüfusu az, ama buna karşın niteliği yani kalitesi fazla olan Trabzon ile övündüğümüz günleri ya edeyim.
Terazinin nitelik kefesinin nicelikteki azlığı kamufle eylediğini, akla getirmediğini söyleyeyim.
Misal olarak da Trabzon’a ilk defa gelenlerin, bu kentin büyüklüğünü tahmin eyledikleri nüfusu ile değil, tarihi, kültürü, sanatı ve sporu (ille de Trabzonspor’u) ile gördüklerini belirteyim.
Ezcümle, gelinen nokta da, yani günümüzde, sanatı ve sanatçıyı lügatinden sildirmek için elinden geleni ardına koymayan bir Trabzon’un, “Elinde kala kala sadece Trabzonspor’u kaldı.” der isek, yanlış mı söylemiş oluruz?
Cevap sizde…
DÜNDEN BUGÜNE
Sanat şehrinin mührü...
Söz konusu “Trabzon’da Sanat” olduğunda, artık yaşattığı hatıralara ev sahipliği yapmasıyla övüneceğimiz Trabzon Sanat Evi 12 Haziran 2013’de bizlere yazdırdığı satırlardan bir tanesi:
*
Faruk Özak ağabeyimizin tarifi ile “Sanat ve Spor Şehri” olan Trabzon’un son yıllarda giderek idare edenler eliyle de toplumsal zihniyetle özellikle sanattan uzaklaşma söz konusu. Çünkü sanatın yapıldığı bir kentte insan yapısında bu denli yozlaşma, bu kadar birbirinden uzaklaşma ve anlaşamama olmaması lazım. Dahası, “Nerede o eski Trabzon” diye bile hayıflanmamak da!
Trabzon Sanat Evi adı ile bir çatı altında toplananlar, ellerinden geldiğince bizleri, bu kentte yaşayanları hayıflandırmamaya çalışıyorlar. Son olarak 1-9 Haziran tarihleri arasında organize ettikleri, sanatın her telinden sesin çıktığı, görüntünün alındığı 5. Sanat Günleri ile bunu bir kere daha başardılar. Önceliği, “Sanat sanat içindir”e veren birisi olarak teşekkür ediyorum.
İzlediğim birkaç etkinlikten ise hafızamda en çok yer eden, “Sevgili dostum Hüseyin Sabri Kurtuldu’nun davudi sesinden dinlediğim şiirler oldu” dersem diğer sanatçı dostlarım alınmasınlar.
Benim için şiir bilginin, duygunun, yaşamın satırlarda birleşen zirvesi demektir. Onun için “Hayatı şiir tadında yaşamak” denilen tarifin ne demek olduğunu iyi anlarım.
*
Kıssadan hisse hesabıyla, “bugüne uyarlayın” diyerek Nazım Hikmet den okuduğu şiirin bir bölümü:
-“Ve bu dünyada bu zulüm senin sayende,
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer,
Ve şarabımızı vermek için, hala üzüm gibi eziliyorsak,
Kabahat senin,
Demeye dilim varmıyor ama…
Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
TRABZON TİCARET LİSESİ…
102 yıl önce “Ticaret Mektebi” olarak açılan, beni 1976’de “Trabzon Ticaret Lisesi” adı ile mezun eyleyen, sonrasında “Trabzon Ticaret Meslek Lisesi” tabelası asılan, son olarak da resmi kayıtlarda “Ortahisar Ünal Bıçakçı Ticaret Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” ismi ile yer alan eğitim-öğretim yuvasında idik hafta sonu…
İsminin habire değiştirilmesinden benim gibi binlerce eski mezun ne kadar memnun olmadıysa, mekanına hiç dokunulmamış olması sanırım tüm mezunlar için en çok mutluluk veren durum idi…

Meslektaşım, son yıllarda da kitaplar üzerinde birlikte çalıştığım Yazar İsmail Fandaklı’nın çabaları ile “Söz uçar yazı kalır” gerçeğine hizmet eden “100. YILINDA TRABZON TİCARET LİSESİ” kitabının imza ve aynı zamanda okulun pilav gününde 50 yıl önceki sıralardaki heyecanları da yaşadık.
Bu vesile ile 729 sayfalık bir vesikayı tarihe kayıt eyleyen İsmail Fandaklı’yı bu görevi ifa eylemeye iten Okul Müdürü Orhan Genç ile katkıda bulunan herkese teşekkür etmek de boynumuzun borcudur.
KISSADAN HİSSE
Senato binasının toplandığı genel kurul salonunun giriş kapısının tamiri gerekiyormuş. Konuyla ilgili bürokrat, iki ayrı firmadan marangoz davet ederek kapıyı göstermiş ve fiyat istemiş.
Birinci marangoz:
-“500 liraya olur bu iş, demiş. 200 lira malzeme, 200 lira işçilik, 100 lira da kâr.”
Bürokrat ikinci marangoza dönmüş:
-Siz aynı işi kaça yaparsınız?
-“2.500 lira.”
-Nasıl olur bu kadar fiyat farkı?
-“1.000 lira bana, 1.000 lira size, demiş ikinci marangoz. 500 lirayı da bu arkadaşa veririz kapıyı yapar.”
İhale ikinci marangoza verilmiş!