Bazı insanların Trabzonspor’a bakışı vardır. Bir de Trabzonspor’a bakarken gördükleri yara. Ne kadar büyürse kulüp, o kadar büyür sancıları. Ne kadar konuşulursa Trabzonspor, o kadar çoğalır sesleri.
Ve nedense bazıları için Trabzonspor’un başarısı bir futbol haberi değil…
Bir hesaplaşma sebebidir.
Cem Dizdar çıkıyor. İstanbul’a, yani ülke futbolunun merkezine gelmesi beklenirken Trabzon’a gidiyor. Beşiktaş’tan Trabzon’a geçiyor. Sonra Trabzonspor’un yaptığı bir transfer konuşuluyor. Salah konusu gündeme geliyor. Bir anda kıyamet! Çünkü futbol yorumculuğu başka şeydir.
Bir kulübün başarısına, başarısızlığına, transferine eleştiri getirmek başka şeydir. Biraz da insanın kendi futbol hafızasını kurtarmasını gerektirir.
Üstelik mesele yalnızca Cem Dizdar değil.
Mesele zihniyet. Bir zamanlar çevre denilen şehirlerden gelenlerin İstanbul merkezine ulaştığında nasıl değiştiğini de unutmayalım.
Samsun’da doğan…
Giresun’da büyüyen…
İstanbul’un merkezine ulaşan insanlar da var.
Merkeze gelince çevreyi küçümsemek ise futbolun değil, egonun meselesidir. Devlet televizyonu TRT Spor’da yorumculuk yapan Kaya Çilingiroğlu’nun söylediği sözler elbette tartışılır. “Trabzonspor’a hayırlı olsun, Beşiktaş’ı Allah kurtardı.” Fakat daha düdük çalmadan “Allah kurtardı” demek…
O zaman biz de soralım.
Neden?
Trabzonspor bir transfer yapınca “Allah kurtardı” deniliyor da başka kulüpler milyon euroluk transferler yapınca neden aynı hassasiyet gösterilmiyor? Neden Trabzonspor’un parası mercek altına alınıyor?
Neden Trabzonspor’un forması bile hesap makinesine dönüşüyor?
İstanbul medyasının bazı kalemleri hemen soruyor:
“Trabzonspor bu parayı nereden buldu?”
Bir başka soru: “Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, 6 bin 661 formanın parasını nereden verdi?”
İyi de…
Size ne?
Trabzonspor’un hesabı sorulacaksa, bütün futbolun hesabı sorulsun. Adalet, tuttuğun takıma göre değişiyorsa bunun adı gazetecilik değil. Çifte standarttır. Osimhen için konuşulan 75 milyon euro… Grenwooda 40 milyon euro bonservis yıllık 10 milyon Euro, Singo için 30 milyon euro… Orkun Kökçü için 30 milyon euro… Beşiktaş’ın bu sezon yaptığı transferlerde ödenen bonservisler… Trossard için konuşulan 18 milyon euroluk bonservis ve yıllık 6.5 milyon euroluk maaş…
Bunların hepsi futbol ekonomisinin parçası.
Peki bunlar sorulmuyor mu?
Soruluyorsa neden Trabzonspor söz konusu olduğunda soru işaretleri büyüyor? Trabzonspor’un formasına bakıp “Para nereden geliyor?” diye soranlar… Başka formaların arkasındaki milyonlara neden aynı büyüteçle bakmıyor? Asıl soru burada. Çünkü Trabzonspor’un yaptığı her hamle bazılarına göre transfer değil. Tehdit. Trabzonspor’un büyümesi bazıları için başarı değil. Rahatsızlık. Trabzonspor’un konuşulması bazıları için haber değil. Alarm.
İşte yaranın adı da burada ortaya çıkıyor.
Ne kadar çok yaranız var!
Bir kulüp transfer yapıyor.
Rahatsız oluyorsunuz.
Bir şehir formasına sahip çıkıyor.
Rahatsız oluyorsunuz.
Bir belediye başkanı kulübüne destek veriyor.
Rahatsız oluyorsunuz. Trabzonspor Avrupa’da, Türkiye’de, piyasada konuşuluyor.
Yine rahatsız oluyorsunuz.
Peki bu kadar yaranın sebebi ne?
Trabzonspor mu? Yoksa Trabzonspor’un hâlâ kendi hikâyesini yazabiliyor olması mı? Trabzonspor’un büyüklüğünü İstanbul’un onayına bağlayanlar çok yanılıyor. Trabzonspor İstanbul’dan izin alarak kurulmadı. İstanbul’un alkışına ihtiyaç duyarak şampiyon olmadı. Kendi şehrinden çıktı.
Kendi insanıyla büyüdü. Kendi kavgasını verdi. Kendi tarihini yazdı.
Şimdi de kendi hesabını yapıyor. Beğenmeyebilirsiniz. Eleştirebilirsiniz.
“Bu transfer doğru değil” diyebilirsiniz. “Bu para fazla” diyebilirsiniz.
“Bu futbolcu Trabzonspor’a uymaz” diyebilirsiniz. Bunların hepsi futbolun içindedir. Ama aynı ölçüyü herkese uygulamak zorundasınız. Çünkü futbolun formasının rengi farklı olabilir. Adaletin rengi olmaz. Ve unutmayın… Bir kulüp için “Allah kurtardı” demek kolaydır. Asıl zor olan, herkes için… Ama sana en güzel cevabı, “Konuşmak için konuşuyor” diyen eski yöneticilerimizden Nevzat Aydın verdi.
KORKU KASIMPAŞA’YI SARDI!
Hani derler ya; “Ödü bilmem neresine karıştı” diye…
Kasımpaşa’da şimdi tam da o hesap yapılıyor! Çünkü Trabzonspor’un yeni transferi Muhammed Salah’ın gelişiyle birlikte bu karşılaşmaya gösterilen ilginin bir anda büyümesi bekleniyor. Anlaşılan o ki Kasımpaşa da tribünlerde oluşacak bordo-mavi akımdan çekinmiş olacak ki biletleri erkenden satışa çıkardı.
Amaç belli gibi…
Trabzonspor taraftarının maça ilgisini mümkün olduğunca azaltmak!
15 Ağustos Cumartesi günü saat 19.00’da Trabzonspor’un karşısına çıkacak Kasımpaşa daha düdük çalmadan tribünlerin baskısını hissetmeye hazırlanıyor. Biletler 12 Ağustos Çarşamba saat 15.00’ten itibaren Biletinial üzerinden satışta.
Kapalı Maraton: 2.600 TL
Açık Maraton: 2.400 TL
Misafir Tribünü: 3.000 TL
Paranın hesabını yapan çok olur…
Ama Trabzonspor taraftarının hesabı başkadır!
Çünkü bazı maçlar sadece 90 dakika değildir.
Bazı maçlarda forma konuşur, tribün konuşur, şehir konuşur.
Kasımpaşa düşünsün… Çünkü bordo-mavi fırtına geliyor!
TOP DENİZE GİTTİ, DAYAK YUNUS’A KALDI!
Bizim İncirlik Mahallesi’nin iki bıçkın delikanlısı vardı: Osman ile Yunus… Sene 1971… Belki de 1972. Çocukluğun en güzel, en hesapsız yılları… Eski sahilde, kaldırımın üzerinde kendi aramızda futbol oynuyoruz. Kaldırım denize yakın… Deniz de o yıllarda bugünkü gibi uslu değil. Karadeniz dediğin, ne zaman ne yapacağı belli olmaz! Derken bir şut çektik… Top denize gitti! Dalga var, kaya var… Denize girip topu almak mümkün değil. Biz de kaldırımın üzerinden topun peşine düştük. Tam o sırada aklıma Yunus geldi. Yunus’un denize girmek için kullandığı, araba lastiğinden yapılmış bir şambiyeli vardı. Dedim ki: “Yunus, ver şu şambiyeli! Ya topu ben alayım ya sen git al!” Top, mendirek tarafına doğru ağır ağır sürükleniyor. Ben hâlâ ısrar ediyorum: “Yunus, ver şu şambiyeli, gidip topu alacağım!” Ama bizim Yunus’un da bir inadı tuttu mu, Karadeniz’in dalgası yanında hafif kalır! Ne ses var, ne seda… Şambiyeli vermiyor! Biz bağırıyoruz: “Yunus, ver şambiyeli!” Yunus susuyor. Top ise dalgaların arasında bizden uzaklaşıyor… Sonunda top, şamandıra gibi mendireği aştı ve gözden kayboldu. İşte o anda benim çocukluk hırsım devreye girdi:
“Sen mi vermezsin şambiyeli? Az mı yersin, çok mu yersin!” Sonrası malum… Topu denizden çıkaramadık ama Yunus benden temiz bir dayak yedi! Bugün düşünüyorum da insan çocukken ne kadar da safmış… Top denize gitmiş, biz topun peşine düşmüşüz; şambiyel verilmedi diye de Yunus’u mahalledeki suyun başına kadar kovalamışım. Tam bu sırada rahmetli Mehmet Salih Dayı olayı görmüş. Bana seslendi: “Osman oğlum, Yunus’u niye dövüyorsun? Ne yaptı sana?” Ben de hiç düşünmeden anlattım: “Dayı, topumuz denize gitti. Yunus’tan şambiyelini istedim, vermedi. Ben de dövdüm onu!” Mehmet Salih Dayı bir an durdu… Sonra o güzel yüreğiyle, bugün bile kulaklarımda çınlayan o sözü söyledi: “Osman oğlum, dövmene gerek yoktu. Siz söyleyin, ben size top alırdım…” İşte çocukluk böyle bir şeydi… Bir top için kavga ederdik, bir şambiyel için birbirimizi döverdik ama araya giren büyüklerimiz bize sevgiyi, merhameti ve paylaşmayı öğretirdi. Şimdi yıllar geçti… O sahil değişti. O kaldırım değişti. O çocuklar büyüdü. Kimimiz uzaklara savruldu, kimimiz bu dünyadan göçüp gitti. Ama bazı insanlar vardır; söyledikleri bir cümle, yıllar geçse de insanın yüreğinde kalır. Mehmet Salih Dayı’nın “Ben size top alırdım” sözü de benim çocukluğumdan bugüne taşıdığım en güzel hatıralardan biri oldu. Keşke bugün o sahilde yeniden çocuk olabilsek… Keşke yine bir top denize kaçsa… Keşke Yunus yine şambiyeli vermese… Ve keşke Mehmet Salih Dayı yine karşımıza çıkıp: “Osman oğlum, dövmene gerek yoktu… Ben size top alırdım.” dese… Çocukluk geçti, yıllar geçti; ama o güzel insanların bıraktığı hatıralar, insanın yüreğinde hiç eskimiyor.
GAMIŞ VE OBUZUN PLANINI SAKAL MUSTAFA BOZDU
Faroz'un damında o gün eksilen balık değildi… Asıl çoğalan kahkahaydı. Çünkü bazı sofralar karın doyurmaz; ömür boyu anlatılacak hatıralar biriktirir. Sakal Mustafa, Yirmibir Ahmet ve Gamış Orhan, denizin bereketini dama taşımıştı. Balıkların temizlenmesi, buğlaması, kızartması, ızgarası... Ateşin başında ter döken de, elini balık kokusuna bulayan da Gamış Orhan'dı. Emeğini ortaya koymuştu ama bir lokma balık yemeye bile fırsat bulamamıştı. Tam sofraya oturulacakken Sakal Mustafa'nın gözü tepsiye ilişti. Kaşlarını çattı. "Bu balıklar eksik... Ben bu kadar balık getirmedim." Yirmibir Ahmet gülümseyerek itiraz etti.
"Abi, yanlışın var. Eksik olmaz."
Ama Sakal Mustafa kararlıydı.
"Getirdiğim balığı ben bilmez miyim?"
Bunun üzerine damın içinde küçük bir telaş başladı. Köşeler, örtüler, kaplar derken saklanan balıklar bir bir ortaya çıktı. Şaşkın bakışlar bu kez Gamış Orhan'a çevrildi.
"Orhan, bunları niye sakladın?"
Gamış önce mahcup bir tebessüm etti, sonra işin aslını anlattı.
"Obuz Erol önceden söyledi... 'Bir kısmını sakla, akşam pavyonda pişirir yeriz' dedi. Bende Obuz’un sözünü dinledim." Bir anlık sessizliğin ardından damı öyle bir kahkaha sardı ki, balıklar bulundu, sır ortaya çıktı ama o günün en büyük kazancı yine dostluk oldu. Hayatın zenginliği, sofradaki balığın çokluğunda değil; aynı sofrada gülebildiğin insanların varlığındadır. Balık yenir, tabaklar kalkar, ateş söner... Ama dost meclislerinde yaşanan böyle küçük oyunlar, yıllar geçse de ilk günkü sıcaklığıyla anlatılır. Faroz'un damında o gün eksilen birkaç balık belki yerine kondu ama çoğalan şey çok daha kıymetliydi; samimiyet, muhabbet ve ömür boyu unutulmayacak bir hatıra... İşte gerçek zenginlik dediğin de tam olarak budur.
AMATÖRÜN DEĞİL, OTURDUĞUNUZ KOLTUKLARIN VİZESİNİ YENİLEYİN!
Ne güzel memleket Futbolun milyonları konuşuluyor, milyarlık pastalar büyüyor; ama iş amatöre gelince herkesin cebinde aynı hesap makinesi beliriyor.
500 lira vize-filîz lisans ücreti!
Buyurun efendiler…
Amatör futbolu kurtarmanın büyük projesi! Sanki amatör kulüplerin kasaları para içinde yüzüyor da, biri gidip o paraları bulmuş gibi. Bir bakın şu kulüplere… Kimi formasını kendi cebinden alıyor, kimi deplasmana gidecek otobüsün mazotunu denkleştiremiyor. Kimi oyuncusunun kramponunu tamamlıyor, kimi sezonu kapatabilmek için yöneticisinin cebine bakıyor. Bir de üstüne “500 lira” deniliyor.
Değil.
Çünkü mesele 500 lira değil. Mesele, zaten ayakta durmakta zorlanan bir yapının sırtına bir yük daha koymak. Amatör futbol, Türk futbolunun vitrini değil belki ama temelidir. O temel çürürse, yukarıda kurduğunuz o gösterişli futbol sarayının duvarları da bir gün çatlar.
Çünkü profesyonel futbolcu gökten inmiyor. O çocuk önce mahalle sahasında topa vuruyor. Sonra amatör kulüpte formasını giyiyor.
Antrenman sonrası çamurlu kramponlarını temizliyor.
Kimi zaman cebinde yol parası olmadan idmana gidiyor.
Birileri onu fark ederse profesyonel oluyor. Yani bugün “amatör” diye küçümsediğiniz futbolcu, yarının profesyoneli olabilir. Ama siz daha yolun başında kapıya ücret tabelası asarsanız, o çocuğun hayali daha ilk virajda duvara çarpar.
Sonra da sorarız:“Biz neden altyapıdan oyuncu çıkaramıyoruz?”
Çıkaramazsınız! Çünkü futbol sadece büyük statlarda oynanmıyor.
Futbol, tozlu sahalarda da oynanıyor. Kenarında plastik sandalye bulunan tesislerde de oynanıyor. Bazen ışığı yetersiz bir sahada, bazen yağmurun altında, bazen de yöneticisinin “Bu hafta nasıl yetiştireceğiz?” diye düşündüğü kulüplerde oynanıyor.
Amatör kulüpler para basmıyor efendiler.
Onlar futbol üretiyor. Hem de çoğu zaman karşılığında alkış bile almadan.
O halde biraz da koltukların vizesine bakın. Amatörün lisansını yenilemek kolay. Asıl mesele, amatör futbolun nefesini kesmemek. Çünkü futbolun geleceği, bugün kasası en dolu kulüpte değil; yarın sahaya çıkacak çocuğun ayağındadır. Ve o çocuğun önüne sürekli “öde” tabelası koyarsanız, bir gün sahalar boşaldığında bunun faturasını 500 lirayla açıklayamazsınız. O zaman anlayacaksınız: Amatör futbolun vizesi değil, futbol aklının vizesi bitmiş!