Trabzonspor cesur oynayınca başka, korkarak oynayınca başka bir takım oluyor. Bunu artık herkes gördü. Elindeki kumaş kaliteli. Bunu zaten biliyorduk. Şimdi o kumaşa makas değdi. Asıl mesele de burada başlıyor. Çünkü iyi kumaş, tek başına iyi elbise yapmaz. Onu doğru kesecek, doğru dikecek, gerektiğinde cesurca biçim verecek bir terzi gerekir.

Trabzonspor’un bugün ihtiyacı olan tam da bu: Terzi cesareti. Bu takım korktuğu zaman sıradanlaşıyor. Geriye yaslandığı zaman rakibe cesaret veriyor. Ama cesur oynadığında… Pres yaptığında…

Rakibin üzerine yürüdüğünde… Topu kaybettiğinde kaçmak yerine geri almak için saldırdığında… İşte o zaman Trabzonspor, Trabzonspor oluyor. Karadeniz’in dalgaları gibi. Bir gelir, çarpar. Çekilir, yeniden gelir. Rakibe nefes aldırmaz. Biz artık bunu sadece Papara Park’ta görmek istemiyoruz. Deplasmanda da aynı cesareti istiyoruz.

Rakibin sahasına gitmekten korkmayan, rakibin üzerine yürüyen, oyunu kendi cesaretiyle şekillendiren bir Trabzonspor istiyoruz. Bu takımın artık korkmaya değil, korkutmaya ihtiyacı var. Hüseyin Çimşir’in elinde kaliteli bir kumaş var. Makas da elinde. Şimdi sıra kesmekte. Ama korkarak keserseniz, kumaşı harcarsınız. Cesur keserseniz, takım çıkar ortaya. Unutmayın: Kötü kumaşın bahanesi çoktur. İyi kumaşın bahanesi yoktur. Trabzonspor’un meselesi artık kumaş değil. Mesele, o kumaşı nasıl biçeceğiniz. Çünkü iyi terzi kumaşı görür. Cesur terzi ise takımı görür.

PFDK’YA DEĞİL, VİCDANA SEVK EDİN!

Trabzonspor Başkanı Ertuğrul Doğan, Gençlerbirliği maçı öncesinde kulübün resmi hesaplarından yayımlanan açıklamaları nedeniyle yine PFDK’ya sevk ediliyor. Artık insanın ne diyeceğini şaşırdığı bir noktadayız.

Gülelim mi, ağlayalım mı?

Hani Nasrettin Hoca göle yoğurt çalmış da, “Ya tutarsa” demiş ya…

Burada da sanki her hafta aynı göle aynı yoğurt çalınıyor.

Başkan konuşuyor: PFDK!

Başkan itiraz ediyor: PFDK!

Başkan hakkını savunuyor: Yine PFDK!

İyi de kardeşim…

Sizin Ertuğrul Doğan’la derdiniz nedir?

Trabzonspor Başkanı’nın her açıklamasında disiplin suçu aramak, her itirazını dosyaya dönüştürmek, her sözünü cezalandırılacak bir gerekçe haline getirmek gerçekten nasıl bir anlayıştır?

Artık bu iş, disiplin mekanizmasının ötesinde bir alışkanlığa dönüşmüş görüntüsü veriyor.

Başkanın görevi susmak mı?

Haksızlık gördüğünde konuşmayacak mı?

Kulübünün hakkını savunmayacak mı?

Trabzonspor’un menfaatlerini korumak için itiraz ettiğinde başına gelecek ilk şey yine PFDK sevki mi olacak?

Öyleyse futbol yöneticiliği değil, sessizlik istiyorsunuz.

Ama Trabzonspor susmaz.

Trabzonspor Başkanı’nı her hafta PFDK’ya göndermekle Trabzonspor’un sesini kısacağınızı düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz.

Çünkü Ertuğrul Doğan orada yalnız değil.

Arkasında Trabzonspor’un armasına gönül vermiş, dünyanın dört bir yanına dağılmış koca bir camia var.

Bu camia yıllardır sabretmesini biliyor.

Ama şunu da çok iyi biliyor:

Sabır başka şeydir, teslimiyet başka!

Kimse Trabzonspor’un sessizliğini güçsüzlük sanmasın.

Kimse bu camianın sınırlarını sürekli zorlamaya kalkmasın.

Çünkü bir noktadan sonra mesele yalnızca Ertuğrul Doğan meselesi olmaktan çıkar.

Mesele Trabzonspor meselesine dönüşür.

Ve Trabzonspor söz konusu olduğunda, milyonlarca insanın ortak vicdanından bahsediyoruz.

O yüzden artık PFDK’ya sevk etmeden önce bir kez de vicdana sevk edin.

Sözleri okuyun.

Niyeti değerlendirin.

Ölçüyü koyun.

Adaleti hatırlayın.

Çünkü disiplin kurulları futbolun düzenini korumak için vardır; kulüplerin sesini kısmak için değil.

Artık yeter!

Trabzonspor’la uğraşmayı alışkanlık haline getirmeyin.

Bu camianın sabrını daha fazla zorlamayın.

Çünkü bazı sessizlikler vardır…

Fırtına kopmadan önceki son sessizliktir.

ŞAFAK OPERASYONUYLA GELEN ÇOCUK

Franceluca Dju… Transferin kapanmasına saatler kala Danimarka’dan Trabzon’a geldi. Daha bavulunu bile tam anlamıyla açamadan, yeni takım arkadaşlarının isimlerini öğrenemeden kendisini 40 bin kişinin önünde buldu. Gençlerbirliği maçında Onuachu sakatlanınca oyuna girdi. Ve daha sahaya adımını atar atmaz iki kez kaleciyle karşı karşıya kaldı.

Gol olmadı. Üçüncüsünde ise bu kez Durnayı gözünden vurdu. Golünü attı, şeytanın bacağını kırdı. Ama ben Dju’nun attığı gole fazla takılmıyorum. Benim asıl dikkatimi çeken şey, daha gelir gelmez o pozisyonların içine girebilmesi. Çünkü bir futbolcunun kumaşını anlamak için bazen attığı gole değil, sahada ne yaptığına bakmak gerekir. Dju’da ilk bakışta görünen bazı özellikler var.

Hızı var. Dar alanda adam eksiltebiliyor. Topu aldığı anda yüzünü kaleye dönüyor. İkili mücadeleden kaçmıyor. Gerektiğinde arkadaşına duvar oluyor, gerektiğinde onu pozisyona sokuyor. Daha önemlisi, top ayağına geldiğinde geriye kaçmak yerine kaleye gitmeyi düşünüyor. İşte benim sevdiğim tarafı bu. Çocuk daha Trabzonspor’un oyun sistemini tam olarak öğrenmeden, takım arkadaşlarının isimlerini ezberlemeden sahaya çıktı.

Üstelik iki gün önce başka bir ülkedeydi. Şimdi ise karşısında 40 bin taraftar var. Bırakın da biraz heyecanına yenilsin. İki pozisyon kaçırmış… Ne olmuş? Ben bugün kaçırdığı gollere değil, neden o pozisyonlara bu kadar çabuk girdiğine bakıyorum. Çünkü pozisyona giremeyen futbolcunun gol atma şansı da yoktur. Dju ise oyuna girer girmez kendisini kalecinin karşısında buldu. Bu, küçümsenecek bir şey değil. 17 milyon avro mu? Bugün için rakama fazla takılmıyorum. Eğer bu çocuk Trabzonspor’da kendisini geliştirir, doğru bir sistemin içinde oynar ve potansiyelini sahaya yansıtırsa, üç katına da satılabilir. Galatasaray ve Beşiktaş’ın da peşinde olduğu konuşulan bir oyuncuyu, transferin kapanmasına saatler kala adeta bir şafak operasyonuyla Trabzonspor’a kazandırmak, yönetimin yaptığı en dikkat çekici hamlelerden biri. Şimdi Dju’nun kaç gol atacağından çok başka bir şeyi merak ediyorum. Trabzonspor bu çocuğu kaça satacak? Bazı transferler vardır… Oyuncu gol attığında değil, daha ilk dakikasında kendisini belli eder. Dju da şimdilik bana o transferlerden biri gibi görünüyor. Şimdi sıra onda. Trabzonspor ise o kumaşı doğru biçimde işlemek zorunda.

ORAN MI, MORAN MI?

Tabut Ali’nin yolu bir gün Ankara’ya düşer. Trabzonspor’un Eski hocası Samet Aybaba’yı arar: “Hocam Ankara’dayım. Bahattin Güneş’le yanına geleceğim.” Samet Hoca adresi verir: “Oğlumun Çankaya Oran’da Petrol Ofisi var. Orada buluşalım. Tabut Ali Ankara’yı ne bilsin, Oran’ı nereden bilsin! “Hocam ben Oran-Moran bilmem. Bana doğru dürüst bir yer söyle, oraya geleyim.” Yıllarca Ankara’da yaşamış olan Bahattin Güneş, bu cümleyi duyunca kendini tutamaz.

Kahkahayı basar! Samet Hoca’nın “Oran’da buluşalım” dediği yerde, Tabut Ali’nin zihninde belli ki Ankara’nın semtleri değil, oran-orantı meselesi canlanmıştır. Adres sormuş ama matematik problemi çözmüş gibi! Ankara büyük şehir… Ama bazılarına göre Oran bile kaybolmaya müsait!

TİYATROYA SEYİRCİ DEĞİL, HORLAYAN GÖNDERDİ

Her yazımda söylerim; Faroz Mahallesi, Trabzon’un kadim mahallelerinden biridir. Yaz geldi mi kahvenin önü ana baba günüdür. Sabah başlayan sohbet, oyunlar ve muhabbet akşamın ilerleyen saatlerine kadar sürer. Mahallenin renkli simalarından Reşit Erta, yıllarca tiyatroda çalıştı. Lakabı da “Rektör”. Bir gün tiyatrodaki oyun için Kartal İlyas ile Gamış Orhan’ı protokol bölümüne gönderdi. Yerlerini ayırttı. İki Farozlu oyunu izlemeye başladı… Ama bir süre sonra tiyatrodan yükselen sesler oyunun önüne geçti:

Horrr… Horrr… Meğer Kartal ile Gamış, oyunu değil uykuyu seyrediyormuş! Horlamalar öyle yükselmiş ki oyun durdu, ışıklar yandı. Tiyatro müdürü soluğu Rektör Reşit’in telefonunda aldı: “Reşit, sen bana tiyatro seyircisi değil, horlayan adamları göndermişsin!” Rektör ne desin? Faroz’dan tiyatroya iki kişi göndermişti ama bir çift seyirci, bir de ses sistemi göndermişti!

GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDEKİ YETENEK

Nizam Öztürk’ün hamurunda gazetecilik vardı. Üniversiteyi bitirdikten sonra Kadırga TV’de yıllarca muhabirlik yaptı. Hayat onu gazetecilikten eğitimciliğe taşıdı. O da bu kez öğrencilerin hayatına dokunmaya, arkadaşlarıyla birlikte devlete yeni memurlar kazandırmaya başladı. Ama gazetecilik refleksi hiç kaybolmadı.

Özellikle de futbol söz konusu olduğunda… Trabzonspor’un hiçbir maçını kaçırmayan Nizam, Gençlerbirliği maçını bu kez başka bir gözle izledi. Sahaya, skora değil; oyuncuya baktı. Ve karşısında Diabate vardı. Geçen sezon Trabzonspor’a karşı oynadığı iki maçta da sahanın en iyilerinden biri olan bu genç oyuncuyu Nizam bu kez daha dikkatli süzdü. Mücadele ediyor… Topu kullanıyor… Oyunu okuyor… Dar alanda topu saklıyor… Adam eksiltiyor… Savunmaya yardım ediyor, hücuma çıkıyor. Kısacası orta sahada ne aranıyorsa onda var.

Nizam’ın kafasına o anda tek bir soru takılıyor: “Biz bu çocuğu nasıl göremedik?” Daha acısı şu: Biz göremedik, İngilizler gördü! Newcastle United geldi, 2.5 milyon Euro’yu masaya koydu ve Diabate’yi aldı. Üstelik çocuk daha yolun başında. Bir sezon daha Gençlerbirliği’nde kiralık oynayacak. Şimdi dönüp Trabzonspor’un satış rekorlarına bakıyoruz. Oulai 30 milyon Euro’ya İtalya’ya gitti. Peki gözümüzün önünde oynayan Diabate? 2.5 milyon Euro’ya Newcastle’ın yolunu tuttu. İnsanın içi acıyor. Çünkü mesele sadece 2.5 milyon Euro değil. Mesele, Trabzon’un futbol kültürünün tam ortasında duran bir yeteneği başkasının keşfetmesi. Fabinho’nun 18 yaşındaki halini düşünün… Sonra Diabate’yi düşünün. Belki geleceğin yıldızını kaçırdık, belki de sadece iyi bir futbolcuyu… Ama insan yine de sormadan edemiyor: “Bu çocuk gözümüzün önünde oynarken biz nereye bakıyorduk?” Gel de hayıflanma…