Konya maçıyla birlikte dört mağlubiyet… Daha sezonun başındayız ama Trabzonspor’da alarm zilleri çalıyor. Gençlerbirliği karşısındaki 5-1’lik galibiyetin ardından “İşte Trabzonspor bu” dedik. Meğer o galibiyet, sorunların üzerini örten bir haftalık yalancı baharmış. Çünkü Konyaspor karşısında gerçek yeniden ortaya çıktı.

Sahada tempo yok.

Mücadele yok.

Baskı yok.

Bir oyun planı hissi yok.

Peki sorun gerçekten kadro mu?

Fatih Tekke’ye atfedilen “Bu kadro hoca kovdurur” sözü doğruysa, o zaman bazı soruların cevabı verilmek zorunda.

Arda neden gönderildi?

Salih neden gönderildi?

Taha neden gönderildi?

Onuralp Çakıroğlu neden gönderildi?

Boran neden gönderildi?

Sikanda neden gönderildi?

İsmini sayamadığım bir çok genç neden gönderildi

“Yetersiz” denilen Sikanda bugün Belçika’da goller atıyor.

O zaman mesele sadece futbolcu kalitesi olamaz.

Birileri oyuncuyu yanlış değerlendirmiş olabilir mi?

Bir de Salah ve Fabinho meselesi var.

Eğer bu transferler teknik heyetin isteği dışında şekillendiyse, bugün bu oyuncular üzerinden hocaya nasıl hesap sorulacak?

Yok eğer teknik heyet bu isimleri gerçekten istediyse, o zaman “Bu kadro hoca kovdurur” sözünün anlamı nedir?

Çünkü mesele isim değil.

Salah almakla takım olunmuyor.

Fabinho almakla düzen kurulmuyor.

Yıldızları yan yana koymakla futbol oynanmıyor.

Futbolun başka bir gerçeği var:

Koşacaksın.

Basacaksın.

Savaşacaksın.

Birbirinin açığını kapatacaksın.

Ne oynadığını bileceksin.

Trabzonspor’da bugün en büyük eksik belki de yıldız değil.

Yön.

Dört mağlubiyet tesadüf değildir.

Hazırlık maçlarında görülen eksikler, kamp sürecine dair anlatılanlar ve bugün sahaya yansıyan futbol artık daha yüksek sesle konuşulmayı hak ediyor.

Şimdi sorulması gereken soru belli:

Bu takım neden böyle hazırlandı?

Bu kadro neden böyle kuruldu?

Kim gönderildi, kim neden alındı?

Ve bu takımın direksiyonunda gerçekten kim var?

Çünkü mesele artık bir maçın kaybedilmesi değil.

Mesele Trabzonspor’un ne oynadığını kimsenin anlayamaması.

Yıldız çok.

İsim çok.

Para çok.

Ama sahada yön yok.

Yönünü kaybeden takım, yıldızlarla da yolunu bulamaz.

TRABZONSPOR’A PARAŞÜT DEĞİL, LİYAKAT GEREKİR

Başkan Ertuğrul Doğan, hoca konusunda nihayet doğru düğmeye bastı. Galatasaray maçı öncesi Thomas Reis’i takımın başına tek yetkili olarak getirmek, yalnızca bir teknik direktör tercihi değil, Trabzonspor’un yeniden aklıyla hareket etme iradesidir. Çünkü yıldızları aynı formanın içine doldurmak yetmez. O yıldızların aynı disiplinin altında parlaması gerekir. Reis Türkiye futbolunu bilen, ligi tanıyan, neyle karşılaşacağını bilen bir teknik adam. Böyle bir kadronun başına, futbolun gerçeklerini bilen ve soyunma odasına ağırlığını koyabilecek bir hocanın gelmesi doğru karardır. Bu nedenle Başkan Ertuğrul Doğan’ı yürekten kutluyorum. Ama bir başka gerçeği de yüksek sesle söylemek gerekiyor:

Hoca seçmenin de bir liyakat ölçüsü vardır. Şampiyonluğa oynayan bir takımın başına teknik direktör, gökyüzünden paraşütle indirilmez. Birilerinin referansıyla, birilerinin baskısıyla, birilerinin hatırına o koltuğa oturulmaz. Çünkü teknik direktörlük makamı referansla değil, emekle kazanılır.

Şenol Güneş ne badireler atlatarak hoca oldu. Guardiola bir gecede Guardiola olmadı. Zidane bir sabah uyandığında teknik direktör olmadı. Fatih Terim de bir gecede o makama ulaşmadı. Futbolun mutfağında yoğruldular. .

Öğrendiler.

Kaybettiler.

Hata yaptılar.

Eleştirildiler.

Ve zamanla piştiler. Biz ise bazen merdivenin ilk basamağına basmadan çatıya çıkmaya çalışıyoruz. Sonra takım kötü oynayınca futbolcuyu suçluyoruz.

Yönetimi suçluyoruz.

Hakemi suçluyoruz.

Şartları suçluyoruz.

Bir tek yanlış kişiyi sorgulamıyoruz: O koltuğa kimi, neden oturttuğumuzu. Oysa mesele bu kadar karmaşık değil. Torpille gelen hoca, beraberinde başarı değil mazeret getirir. Trabzonspor’un ihtiyacı gökten inecek bir teknik direktör değildir. Trabzonspor’un ihtiyacı; futbolu bilen, emeği olan, karakteri olan, oyuncuya hükmedebilen ve o koltuğu gerçekten hak eden bir teknik adamdır. Çünkü büyük takımların büyük isimlere değil,

büyük sorumluluk taşıyabilecek insanlara ihtiyacı vardır.

Thomas Reis tercihi bu anlamda yalnızca bir isim tercihi değildir. Bir anlayış tercihidir. Merdiveni çıkmadan çatıya ulaşmaya çalışanların değil, o merdiveni basamak basamak tırmananların zamanı gelmiştir. Trabzonspor’a paraşüt değil, karakter gerekir. Ve futbolda bazı koltuklara oturmanın bile bir bedeli vardır: Emek. Bilgi. Liyakat.

ŞENİZ DERVİŞOĞLU, İKİ KARDEŞİN UMUDUNA EL VERDİ

Bazı insanlar yardım eder, bazıları umut olur. Şeniz Dervişoğlu, DMD kas hastalığıyla mücadele eden 11 yaşındaki Berkay ile 6 yaşındaki kardeşi Eren için işte böyle bir umudun peşine düştü. İki kardeşin tedavisi için toplam 6 milyon dolara ihtiyaç var. Rakam büyük… Ama Şeniz Dervişoğlu’nun yüreği o rakamdan daha büyük. Pazar günü Alyans Düğün Salonu’nda düzenlenen yardım kampanyasında, iki küçük kardeşin hayata tutunabilmesi için gönüller bir araya geldi.

Serkan Yılmaz, MHP İl yöneticisi Köksal Zehir, iş insanı Firar Aydın, Kalıntaş Gold Düğün Salonu sahibi Kadir Aslantaş, Mehmet Atmaca, Tatlıcı-Pastacı-Şekerciler Odası Başkanı ve MHP İl yöneticisi Ahmet Bayraktar ve çok sayıda yardımsever bu iyilik halkasının içinde yer aldı. Hepsinden Allah razı olsun. Ama bu hikâyenin başkahramanlarından biri Şeniz Dervişoğlu.

Çünkü o, “Bana ne?” demedi. “Benim çocuğum değil” demedi. Bir çocuğun hayatı söz konusu olduğunda insanın elinden geleni yapması gerektiğini düşündü ve yola çıktı. Şeniz Dervişoğlu, Berkay ile Eren’in elinden tuttu. O elleri bırakmamak hepimizin görevi. Çünkü Berkay 11 yaşında… Eren daha 6 yaşında… Onların dünyası hastalıktan ibaret olmamalı. Onların da koşmaya, gülmeye, büyümeye ve hayal kurmaya hakkı var. Şeniz Dervişoğlu bir kapı açtı. Şimdi o kapıdan hep birlikte geçme zamanı. Unutmayalım; Bir çocuğun hayatını kurtarmak, dünyayı kurtarmaktır.

Ve belki de yarın Berkay ile Eren büyüdüğünde, bugün yapılanları hatırlamayacaklar.

Ama biz hatırlayacağız. Bir gün iki küçük kardeşin hayatına dokunmak için el ele verenlerin arasında biz de olabiliriz. Şeniz Dervişoğlu elini uzattı. Şimdi o eli havada bırakmayalım. Mesele para değil… Mesele iki çocuğun hayata tutunması. Mesele insan kalabilmek

BİR MAKAM BİR SEVDA

Ankara’da Trabzonlu bürokratların başarı hikâyeleri her geçen gün biraz daha çoğalıyor. Bulundukları makamların hakkını veren, memleketlerinin adını başarıyla taşıyan nice güzel insan var. Onlardan biri de Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü Eğitim Görevlileri Atama Daire Başkanı Erkan Çavuşoğlu… Ankara’nın gülen yüzlerinden biri.

Ama söz Trabzonspor’a gelince o gülen yüzün yerini başka bir ifade alıyor. Çünkü onun Trabzonspor sevgisi makamdan, mevkiden, gündelik telaşlardan çok daha eski ve çok daha derin. Amed ve Konyaspor karşısında alınan mağlubiyetler, onun yüreğinde yalnızca birer skor olarak kalmıyor. İsyan ediyor, üzülüyor, kahroluyor. Çünkü bazı insanlar Trabzonspor’u sadece izlemez. Trabzonspor’u yaşar. Erkan Çavuşoğlu da onlardan biri. Ankara’da görevini başarıyla sürdüren bir Trabzonlu bürokrat, tribünlerde olmasa bile yüreği her hafta Trabzon’da atan bir sevdalı… Ve bazen insanın en büyük makamı, taşıdığı unvan değil; sevdiği renklere duyduğu sadakattir.

TİYATROYA SEYİRCİ DEĞİL, FAROZ GELDİ!

Bu aralar tiyatroya sardık… Meğer Reşit Abi’de ne cevherler varmış da yıllardır saklıyormuş! Adam Arap atı gibi sonradan açıldı. Reşit Abi, yani Rektör…

Yıllarca tiyatroya hizmet etmiş, sahne arkasının aranan ismi olmuş. Ama öyle hikâyeler yaşamış ki, bazıları tiyatrodan değil, doğrudan Faroz’dan çıkmış!

Günlerden bir gün Haluk Ongan’da tiyatro var. Ama salonda seyirci yok denecek kadar az. Müdür Reşit Abi’yi arıyor:

“Reşit, ne yapacağız? Salon bomboş. Mahallede kim varsa bu akşam tiyatroya çağır da salon biraz kalabalık görünsün!” Reşit Abi hiç düşünmeden telefona sarılıyor.

Adres belli:

Faroz Kahvesi!

Telefonu Nahit Küçük açıyor.

Reşit Abi durumu anlatıyor:

“Nahit, bu akşam tiyatro var. Kim varsa gönder!”

Nahit’in cevabı kısa:

“Tamamdır Reşit Abi.”

Faroz’da emir bir kere çıkar!

Nahit kim varsa toplamış, Haluk Ongan’ın yolunu tutmuş.

Tiyatro salonu bir anda Farozlularla dolmuş.

Koltuklar dolmuş, oyun başlamış.

Ama daha perdenin tozu kalkmadan sahnenin asıl oyunu başlamış!

Bir tarafta Tavşan Cevdet…

Öbür tarafta rahmetli Namık Baba…

Tavşan Cevdet oyunu seyrediyor ama…

Ne olup bittiğinden zerre kadar haberi yok!

Bir bakıyor Namık Baba’ya…

Kalkıyor yerinden, gidiyor yanına:

“Namık Baba, burada ne oluyor?”

Namık Baba anlatıyor.

Tavşan Cevdet yerine dönüyor.

Biraz sonra yine kalkıyor:

“Namık Baba, şimdi ne oluyor?”

Namık Baba yine anlatıyor.

Derken…

Bir daha…

Bir daha…

Sonunda Namık Baba’nın sabrı taşıyor.

Tiyatro sahnesinde oyun devam ederken, seyirci tarafında başka bir oyun başlıyor!

İki Farozlu birbirine giriyor.

Tavşan Cevdet ile Namık Baba kavga ediyor!

Oyun duruyor.

Salon buz kesiyor.

Müdür Reşit Abi’ye haber geliyor:

“Reşit Abi, seyirciler kavga ediyor!”

Reşit Abi hemen sahne arkasındaki perdeciye dönüyor:

“Git bak bakalım ne oluyor!”

Perdeci geliyor:

“Reşit Abi, Namık Baba ile Tavşan Cevdet oyun yüzünden birbirine girdi!”

Reşit Abi sahneye çıkıyor.

Bir bakıyor…

Oyuncular sahnede, Farozlular seyircide, ama asıl oyun kuliste değil, salonda oynanıyor!

İki kahramanı dışarı çıkarıyor.

Salon yeniden sakinleşiyor.

Perde açılıyor.

Oyun devam ediyor.

Ama o gecenin en güzel tiyatrosunu oyuncular değil…

Faroz’un iki delikanlısı oynamış oluyor!

İşte bizim Faroz böyle bir yerdi.

Tiyatroya seyirci gönderirsin…

Seyirci sana kendi oyununu getirir!

Reşit Abi bugün Rektör olarak karşımıza çıkıyor olabilir.

Ama belli ki sahne arkasında yıllarca biriktirdiği cevherler, şimdi şimdi ortaya çıkıyor.

Biz de diyoruz ki:

Reşit Abi, perdeyi biraz daha aç!

Çünkü senin arşivde daha çok hikâye var.

Bizim Faroz’un da anlatılacak daha çok tiyatrosu… Daha doğrusu, yaşanmış hayatları var.