Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Demir’in iklim değişikliğinin fındık bahçelerine etkisi ile açıklamasındaki, “Fındık sulaması olgunlaşma ve iriliği arttırırken, donma riskini de azaltıyor” beyanını okuyunca aklıma ne geldi bilir misiniz?
Önce Ziya Paşa’nın; "İnsan hafızasının en büyük kusuru veya zayıflığı unutkanlığıdır" anlamına gelen Osmanlıca kökenli "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" sözünü…

Sonra da, bundan 15 yıl önce bir akademisyene “Fındığı sulayın” babından yaptırdığımız açıklamadan sonra, “Başıma iş açtınız. Onlarca kişi ‘Fındık ta sulanır mı?’ diye beni arayarak dalga geçiyorlar. Anlatmaktan dilimde tüy bitti. İşlerimi yapamıyorum” diye sitem eylediği günleri hatırladım.
Yetmedi, yakın zamanda kaybettiğimiz, üretiminden tüketimine kadar “Fındığın Hafızası, gerçek dostu” olan rahmetli kardeşim, dostum Sebahattin Arslantürk’ün yıllar önceki şu açıklamasını da:

“Artık; ‘Karadeniz çok yağış alan bölge. O yüzden sulamaya gerek yok’ ifadesi artık doğru değil. İklim değişikliğinden kaynaklan rekolte olumsuzluğu, fındıkta sulu tarıma geçilmesini gerekli kılmıştır.”
Haa; “Bu yıl kar da yağmur da çok yağdı. Gerek kalmadı” diye de düşünen, hesap yapanlar olabilir. O da yanlış! Olgunlaşma dönemindeki hava şartları geçerlidir. Ve de ona göre hareket edilmelidir.

Tabii, fındığın yanına hasattan hasada değil de, her ay düzenli olarak gidilmesini gerektiğini kabul edenler içindir önerimiz.
Yoksa yan gelip yatıp, fındık için bir şey yapmadan (yapmadıklarını yapılmış gibi göstererek maliyet çıkaranlar hariç!) fındıktan beklentiye girenler için değildir önerimiz!
ÇAY DA FOYASI, BOYALI ÇIKTI!
Atıkları allayarak-pullayarak, yetmedi glikoz katıp, karbonatla harmanlayarak, dahası boyayarak piyasaya “çay” diye yutturup, tüketiciye “Tavşankanı” diye içittirinlerden bazılarının Samsun’daki denetimlere takıldığını okuyunca, “Darısı her yerin başına” demedim değil!
Nasıl demeyim ki?
Kamu adına icra ettiğim 50 yıllık meslek yaşamımda muhabir iken kaçak ve boyalı çay haberleri yapmaktan, yazarlıkta da papağan gibi tekrarlamaktan ben diyeyim “Bıkkınlık”, siz söyleyin “gına” gelmeye başlamıştı!
Ama ne acı, ne düşündürücü, ne berbattır ki, devlet-i aliyye de kamu adına görev icra edenlerin kıllarını bile pek kıpırdatamıyorduk.
Onun için Samsun’da yapılan denetimi, yayınlanan haberi görünce, “Darısı tüm Türkiye’nin başına” diye temenni eyledik.
Bakalım temennimize Türk halkının içtiği çayın yarıdan fazlasının boyalı olmasına diğer illerde sağlık ve piyasa istikrarı açısından sessiz kalınmaya devam edilecek mi?
SÖZÜN ERLİĞİ!
Önce lügatta, “Sözünün eri olmak” deyiminin anlamına bakalım:
“Bir kişinin verdiği sözü ne pahasına olursa olsun yerine getirmesi, sözünden caymaması ve çevresine güven veren bir karakter sergilemesi anlamına gelen kalıplaşmış bir ibaredir.”
Sonra da, başta milletten vekâlet alan siyaset erbabı olmak üzere özellikle kamuyu yönetmeye talip olanların dün dedikleri ile bugün söylediklerinin bağdaşıp-bağdaşmadığına bakıp, sözün erliğinin kalıp kalmadığına karar verin.
Ezcümle; “Erliğin kimlerde kalıp, kimlerde kalmadığını?” evirmeden çevirmeden, “Siyasette bunlar olur” da demeden, geçmişten bugüne kayıtlara bakarak hüküm verin.
İNŞAAT NASIL BÜYÜMÜŞ? TARIM NE KADAR KÜÇÜLMÜŞ?
TÜİK’in açıklamalarına dayanarak, “Türkiye’de inşaat sektörünün yüzde 10 büyüdüğü, tarımın ise yüzde 8 küçüldüğü” rakamlarını değerlendirmemize itirazlar geldi.
Bir tanesi de aynen şöyle idi:
“İnşaattaki büyüme Trabzon veya İstanbul’daki inşaatlardan kaynaklanmıyor. Deprem bölgesinden (Hatay, Maraş, Malatya) kaynaklanıyor. TÜİK ‘Tarım da 8 küçülme’ demiş ise gerçeği yüzde18’dir. Onun için elmayı 100, çileği 200, marulu 90, eti 1000 TL’ye yemeye, oyları da vermeye devam ederiz!”
SÖZÜN ÖZÜ…
Ben diyeyim “Bir toplumda”, siz söyleyin “Bir ülkede”, hadi diyelim “Alem-i cihanda”, anormaller normal görülmeye, kabul edilmeye, dahası adalet mekanizmasında da yer bulmaya başlamış ise, dünya hayatı için başka kıyamet alâmeti aramaya gerek yoktur.
BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ Mİ? YOKSA SACAYAĞI MI?
Hangisi bunlara daha iyi uyuyor?
Karar vermek size kalmış!
Ben uluslararası boyutundan söz edeyim. Siz istediğiniz yere, mıntıkaya yerleştirebilirsiniz. Çünkü her ikisine de uyan çok yer var!
İşte size söz konusu Ortadoğu olduğunda Bermuda Şeytan Üçgeni, ya da Sacayağı.
“Amerika-İsrail-Araplar.”
Not: İran bir Ortadoğu ülkesi de değildir. Arap’ta değildir.
O ki, şeytansı işbirliklerinden söz eyledik, yandan çarklı üçgenlere bulaşanlar için de bir hatırlatmamız olacak:
“Çıkarlarınız için şeytan ile işbirliği yaparsınız, onlara ihtiyacınız kalmadığını düşündüğünüz zaman sessizce çıkıp gitmesini bekleyemeyiniz.”
KISSADAN HİSSE
Neden ben?
Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe 1980’lerin başında geçirdiği kalp ameliyatı sırasında kendisine verilen kandan kaptığı AIDS nedeniyle ölüm döşeğindeydi...

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
-Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe bu soruya şöyle cevap vermişti:
-“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim?" Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü.
Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazi.