Bu ülkede hemen hemen herkes tarifi “Kendi baktığı yere göre” yaptığı için önce Türk Dil Kurumu’nun anlamları içeren temel kitabına bakalım.
Hangi kelime, ya da ibareye mi?
Söz konusu yaşadığımız yer Trabzon olunca, oradan anlamlara bakalım mı?
Bakalım!
O zaman da ilk akla gelen, özellikle etkili ve yetkililerin ağızlarından düşürmedikleri, bizim gibi yazan çizenlerin habire yineledikleri, “Kadim Şehir Trabzon” ibaresi olmalı bence…
TDK literatüründe Kadim Şehir’in anlamı şöyle yazılmış:
“Tarihi binlerce yıl öncesine uzanan, pek çok farklı medeniyete ev sahipliği yapmış ve kurulduğu günden bu yana yerleşim özelliğini kaybetmemiş yerler için kullanılır.”
*
“En kötü gerçek, en güzel yalandan iyidir” diyerek kendimizi kandırmama adına bu tarifi Trabzon için yapacak ise, son satırları; “…Kurulduğu günden bu yana yerleşim özelliğini kaybetmiş…” diye söylemek sanırım doğruya hizmet etmek demektir!
Sahip olduğu onlarca, yüzlerce, binlerce tarihi binayı, eseri kaybetmiş (ama yıkarak, ama yakarak) Trabzon’un kadimliği kala kala 5-10 binaya bırakılmamış mı?
Binalar gitti, sıra bunlar üzerinden sanatı yeşertmeye çalışan sanatçıları tarumar etmeye geldi.
Hem de, Trabzon’un spor, siyaset ve sanat hayatına damgasını vurmuş Faruk Nafiz Özak’ın, “Metre karesine en fazla sporcu ve sanatçı düşen kent” diye yaptığı, övündüğümüz tarifi bir kenara itilerek.
Ezcümle: Hiç uzatmaya, evelemeye gevelemeye gerek yok.
Türk Dil Kurumu’na başvuru yaparak, “Söz konusu Trabzon olduğunda, ‘Kadim Şehir”in anlamının farklı tarif edilmesini talep edelim.”
Hiç değilse, bu şehirde yapılan edilenler hak eden yerlerde kullanılabilecek “Kadim Şehir” ibaresine zarar vermesin.
Bir de, sanatçıları bir çatı altında toplayan Sanatevi’nin tarumar edilmesinden sonra da kimse kürsüye çıktığı zaman “Kadim Şehir Trabzon” ibaresini kullanmasın!
Çünkü “Kadim(lik) Trabzon’da icra edildiği gibi değildir!”
Hadi son bir cümleyi “Şeytanın Avukatlığına soyunma” deyip, “Ama, olmaz mı idi?” diye de sorarak ilave edelim:
“Çeyrek asırdır Sanat Evi olarak kullanılan bina sanatçılar da olmasa idi, acaba şimdi yerinde, üstü lüks konut, altı işyeri-plaza olan koca bir bina olmaz mı idi?

DÜNDEN BUGÜNE
Saldırıp, şiddetin taşeronu olmak…
Bundan tam 14 yıl önce, 2012’de gerçeği resmedip, dikkat çekmek ve de uyarmak için kaleme almışız!
Almışız da ne olmuş?
“Bir arpa boyu bile yol almayı” bırak, daha da beter hale gelmişiz, ya da getirilmişiz!
İşte o satırlar:
*
Türkiye’de:
Sözlü ya da fiili, şiddetin olmadığı yer yok.
TBMM’den siyasi partilere.
Spor salonundan futbol sahasına.
Camiden cem evine.
Sokaktan eve.
Hastaneden pastaneye.
Öğretmenden doktora.
Temel’den Dursun’a.
Ayşe’den Fadime’ye.
Bebekten anneye.
Gençten ihtiyara.
Homoseksüelden metroseksüele.
Ve de ön kötüsü ekrandan sayfaya, yani basından medyaya.
Edip Akbayram’ın türküsüne düştüğü gibi;
“Dört yanımı sardı müfreze (şiddetin) kolu!
Anlayacağınız, “Binmişiz (ya da bindirilmişiz) bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete!”
Türkçesi, “Şiddetle yatıyor, şiddetle kalkıyor, şiddetle sevişiyoruz.”
*
Sözümüz, şutumuz,
Elimiz, kafa vuruşumuz,
Duruşumuz da, bakışımızda şiddetli.
Bebelerimiz, kızlarımız, kadınlarımız da!
Karılarımız, kocalarımız, çocuklarımız, analarımız, ninelerimiz de!
Futbolcumuz, teknik direktörümüz, kulüp başkanımız,
Hakemimiz, seyircimiz, gözlemcimiz.
Bakanımız, başbakanımız, genel başkanlarımız.
Hocamız, şeyhimiz, pirimiz, üstadımız!
Muhabirimiz, sayfa çizerimiz, yazı işleri müdürümüz.
Yazarımız, çizerimiz, yorumcumuz!
Gazetemiz dergimiz.
Radyomuz televizyonumuz.
Twitter, facebook, internetimiz.
Telefonumuz, mesajımız.
Ezcümle, en kötüsü; topyekün medyamız!
Unutulanı hatırlatan;
Şiddeti bilmeyenin gözünü açan, aklına getiren, elini harekete geçiren!
“Bak böyle de olabiliyor, vurulabiliyor, kırılabiliyor” i ballandıra ballandıra, evire çevire anlatan, yazan çizen medyamız.
Ama medyadan kötüleri yok mu?
Vaarr! Hem de zehirli bal gibi var!
Toplumu yönetenler, yönlendirenler.
Medyaya düşmeden kötü gerçeği göremeyecek kadar sığ görüşlü olanlar.
Toplumun “önde gidenler” diye tarif ettiği, ama akıl ve amelleri ile geriden gelenler!
Uzun sözün yol gösteren doğru kısası; Yunus Emre’den;
“Giderdim gönülden kini,
Kin tutanın yoktur dini.”
Son söz de aliminden:
“Şiddetin taşeronu şeytanın yoldaşıdır.”
ÖYLE ADAM GİBİ ADAMDI…
Bazı insanlar vardır, sessizce girer hayatımıza.
Ama yoklukları ile bile ardında öyle derin izler bırakır ki varlıklarını hissettirirler.
Sen de öyleydin…
Fedakârdın,
Çevrene neşe, dostlarına güven, insanlara umut verirdin.
Bir tebessümün yeterdi, karşındaki insanın gönlünü almaya.
Kimseyi kırmadan, incitmeden yaşamayı bilirdin.
Fındık dünyasında sadece bir meslek insanı değildin.
Girişimci idin. Yenilikçi idin. Reformcu idin.

Yılların verdiği tecrübe ile, meslekte bir duayen, ardından gelenlere yol gösteren bir usta idin.
Ama daha önemlisi, iyi bir insan ve mütevazi idin.
Büyüklüğünü hiçbir zaman böbürlenerek göstermedin.
Olumsuz bir sözle karşılaştığında, aynı üslupla cevap vermedin.
Kırılmadın demiyorum! Belki kırıldın. Ama kırmadın.
Sana yönelen ağır sözlere karşı bile tek bir cümle ile yetindin:
“Bu sen misin?”
Sonra susardın!
Çünkü sen bilirdin, “Bazı sözlere cevap vermek insanın kendi değerini küçültmesidir.”
Kimseye kin tutmadın, arkasından kötü konuşmadın.

Gönül kırmanın kolay, kazanmanın ise bir erden olduğunu bilirdin.
Şimdi sen yoksun!
Ama bıraktığın dostluklar, güzel anılar, meslek mirası var.
Ve de seni tanıyanların dilinde tek bir cümle ile varsın, kalacaksın:
“Öyle adam gibi adam idi…”
Yıllar geçse de ardından, adın hep güzelliklerle anılacak.
Çünkü bazı insanlar ölmez, sadece bedenleri aramızdan ayrılır.
Ancak bıraktıkları iyilikler ve gönüllerdeki yerleri yaşamaya devam eder.
Sen daima bizim gönlümüzde yaşamaya devam edeceksin.
Çünkü “Öyle adam gibi adam” idin!
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.
Mehmet SOYTÜRK
Seninle dost olma bahtiyarlığını yaşamış bir Adem Oğlu
HOCA YELLENENDE CEMAAT BOCA!
O ki, “Tepeden tırnağa”, yetmedi, “Baştan aşağıya” her türlü saldırıdan söz eyledik, Nasrettin Hoca’nın “Bir topluluktaki liderlerin, yöneticilerin veya örnek alınan kişilerin (Hoca) küçük bir her türlü saldırı yapması durumunda, onlara bağlı olan kitlelerin (Cemaat) çok daha büyük saldırılar yapacağını da anlatmak için kullanılan” kıssadan hisse fıkrası ile tamamlayalım:
*
Bir gün Nasreddin Hoca namaz kıldırırken gayriihtiyari (istemeden) sesli bir şekilde yellenir. Namaz bitince Hoca çok utanır, mahcup olur. Cemaatin yüzüne bakacak hali kalmamıştır.
Durumu toparlamak ve cemaatin bu ayıbı yüzüne vurmamasını sağlamak amacıyla arkasını dönüp cemaate seslenir:
"Ey cemaat! Malum insanlık hali, benden bir kusur sadır oldu (böyle bir kaza çıktı). Kusura bakmayın."
Cemaatten biri hemen atılır:
"Aman hocam, o nasıl söz! Sen öyle hafifçe bir tısladın, biz arkada çoktan boca ettik (büyük abdestimizi yaptık), senin kusurun lafı mı olur!" der.

FINDIKTA DOĞUDAN BATIYA SEYAHAT…
İstanbul Ticaret Borsası Meclis Üyesi Çetin Topaloğlu, CNBC-e'de yayınlanan "Editörün Seçimi" programında 2026-2027 sezonu fındık alım fiyatlarını değerlendirirken, “acı bir gerçek” babından Doğudan Batıya gidişatı kısa ve öz ifade şöyle etmiş.
“Doğu Karadeniz'de engebeli arazi, parçalı tarım alanları ve yüksek maliyetler nedeniyle fiyatların üreticileri yeterince memnun etmiyor. Batı Karadeniz'de ise daha yüksek verim ve elverişli koşullar nedeniyle fiyatlar daha olumlu karşılanıyor.”
Batıya doğru Türkiye sınırları dışına çıkıp devam edecek olur isek, “Batıya gidişat sürüyor. Amerika ve Şili başta olmak üzere fındık üretmeye başlayan diğer ülkelerde fiyatlar çok daha olumlu karşılanıyor” diye ilave eder isek, yanlış mı söylemiş oluruz?