Trafik işaretlerinin bulunmadığı, dolayısı ile şoförlerin insafına da bırakılan yaya geçitlerinde, insanların (özellikle de kadınların) karşıdan karşıya geçerken bile adına “CEP”, denilen ama “EL” diye değiştirilmesi gereken (!) telefonlarla konuşmalarının “Hastalık” olduğunu sanmaya başlamış, onun için de bir süre önce, Orhan Veli’nin:

“Ne atom bombası,

Ne Londra Konferansı.

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna,

Umurunda mı dünya!” dizelerini hatırlatmıştım.

Bununla da kalmamış;

“Bir ellerinde çanta,

Bir ellerinde telefon,

Karşıdan araç gelmiş,

Umurlarında mı dünya” diye de dikkatsiz sürücüleri hiç hesaba katmadan, sallana sallana gidişlerin tehlikesine dikkat çekmek istemiştim.

Dikkat çektim de ne oldu?

Böyle telefon kullanmada, erkekler de bayanlara nal toplatır oldular!

Öyle ki, geçen gün yaya kaldırımı kullanmak için beklerken, yanımdan kulağına dayadığı telefonla geçen arkadaşıma seslenince, “Kusura bakma görmedim” demesi yok mu?

“Bu iş hastalık haline aldı” diyerek, uzman bir psikoloğa sormak durumunda kaldım.

Ezcümle aldığım cevap:

“Bırak görmemesini, yürürken bile yalpaladığı, hatta yanlış yöne gittiği, karşıdan gelene çarptığı, sinirli cevap verirken de yolun ortasında durduğu bile olur, oluyor.”

“Niye böyle oluyor? Bunun bir bilimsel açıklaması yok mu?” diye sorunca da verilen yanıt:

“Yürürken telefonla konuşma isteği, genellikle bir hastalıktan ziyade, beynin konuşma anındaki stresi veya düşünce süreçlerini yönetmek için kullandığı istemsiz bir fizyolojik tepkidir. Bu hareket, kişinin düşüncelerini toparlamasına, odağını korumasına ve daha iyi ifade etmesine yardımcı olur.”

Bende; “Tamam da, bunu hiç değilse trafikte araçlara çarpmamak için karayollarında yapmasınlar” demedim değil!

FINDIĞIN KAZANCINI, LAFÜGÜZAFLAR DÜŞÜRÜYOR!

İstisna sayılabileceklerin çok az olduğu bir gerçek vardır.

O da, “Çok mal haramsız, çok lâf yalansız olmaz.”

Ha bir de; “Haksız kazançlar ile boş lâflar” vardır!

İşte bu boş lâflar yok mu boş lâflar!

Hani halk arasında, “Lafügüzaf” da denilen, “boş, beyhude, gereksiz anlamsız” sözler, lâflar var ya, hah işte onları kullananlar!

İşte bunlar, fındıkta üreticinin kazancının düşmesine bile vesile olan olanlar.

Kim onlar?

Söz konusu fındık olduğunda, “Fiyattan başka bir şeyden söz etmeyip, üstüne üstlük bunu da ‘öküzün altında buzağı ararcasına’ yapanlar!”

Ve de bunu yaparken de, sofrasına 3-5 kuruş fazlalık ile ilave yapmanın çabasında olan köylünün mevcudunu bile kaybetmesine, kazancının azalmasına sebep olanlar!

İşte fındığın fiyatını ben diyeyim, “Ağzından çıkanı aklına sormayıp, kulağına da duydurmayanlar”, siz söyleyin, bunlar “Lafügüzaf” olanlar düşürüyor!

DÜNDEN BUGÜNE/ Dr. Ustaoğlu, kulağımı çekince…

Bugün Tıp Bayramı…

Hani şu; “Allah onlara düşürmesin” diye niyaz ettiğimiz, ama insan olmanın zaafı nedeniyle de “Onlarsız olmayacağını da” bildiğimiz doktorlar var ya! Hah işte onlara “Bayram” diye tahsis edilen gün…

Bu durumda bize de, “Dünden Bugüne” kısmında bundan 13 yıl öncesinde, 1 Haziran 2013’de, şimdi Trabzon İmperial Hastanesi’nde işini idame ettiren Dr. Mahmut Haydar Ustaoğlu mahreçli kaleme aldığımız satırları paylaşmak düşer diye düşündüm.

Poliklinikteki odadan içeri adımı atar atmaz, “Hah, koltuğu otur da, hesap ver bakayım. ‘İşimi yaparken, kulağımın duyduğunun hiç birine inanmam, gözümün gördüğünün bile yarısına inanırım’ ne demek?” diye bir çıkışması vardı ki; onca yıldır tanımasam, arkamı dönüp kaçacaktım!

Anlaşılan o ki, ihtisas alanı olan kulağa, kulak asmamam kızdırmıştı O’nu!

-“Yahu ben onu, kamuoyu ile paylaşılacak haberi araştırıp, inceleyip sağlama bağlayarak paylaşmak gerektiği için söylüyorum. Kulağı önemsizleştirmiyorum! Tamam. Sen önce şu kulağımın duyup duymadığına bir bak, sonra ona inanıp-inanmamayı da konuşuruz” demem ile birlikte, yüzündeki tebessümünü görmek, adeta “tüm buzları eritti!”

O zaman bir kere daha anladım ki, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, radarlar her zerreyi kitap gibi okusa da, doktorun elinin değmesine güvenmek bir başka oluyor!

Neredeyse çeyrek asırlık muhabbetimiz, “Gönül ne çay ister ne çayhane; Gönül sohbet etmek ister çay bahane” hesabının dışında kulağımıza üflediği sözler ve gözümüze soktuğu yazılar ile de sürüyor.

Kimden mi söz ediyorum?

Fatih Devlet Hastanesi’nde Dr. Mahmut Haydar Ustaoğlu’dan.

Sevgili Ustaoğlu, burnumuzdan girip, kulağımızdan çıkarken, araya öyle sözler düğümledi ki, “Kulağın kulak olmadığını” bir kere daha anladım!

Anladım ise, anlatmam gerekiyordu!

Ama gazetenin bize ayrılan sayfasına bakınca; “Yorum uzun, yer kısa” diyerek başka sefere bırakmak zorunda kaldım!

EMEKLİLER, DOĞDUKLARI YERE DEDİ İSEK…

Yarım asrımız birlikte geçmiş, şimdilerde Sabah’ta yazan, gazeteci-yazar Yavuz Donat ağabeyimiz, köşesinde, emekliler ile ilgili “Doyduğu yerde değil, doğduğu yerde emekli olan fazla sıkıntı çekmiyorlar” tespitimize yer vermişti.

Bu tespitimizi “Emekliler doydukları değil de, doğdukları yere dönsünler” anlamında değerlendirenler olmuş ki, bayağı negatif eleştiri gönderdiler.

O zaman tespiti, söz ile netleştirelim.

“İstisnalar hariç, tespitim, olması gereken budur” diyorum.

Yani, çalıştıkları doydukları yerden, bağlayıcı bir sebep yok iken, köyünde bağı ve bahçesi olan emekli var ise, kimseye muhtaç olmadan geçinip giderek ahir ömrü tamamlamak adına açık ve net ifade ediyorum:

“Emekliliklerini doğdukları ve doyacakları yeri birleştirerek yaşasınlar.”

KISSADAN HİSSE…

Hasta dahiliye uzmanına gider.

Doktor hastayı soyar ve sadece dinleme aletiyle dinleyerek:

-Nefes al... Bırak... Nefes al... Bırak...” diyerek muayeneyi tamamlar.

Hasta parayı çıkarır doktora uzatır:

-Kokla... Bırak... Kokla... Bırak...